TUNALIM

28 Haz

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ

 

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, http://www.btp.org.tr/

her bakımdan tıkanmış olan Türkiye’de “alternatif yok” yaygarasının çözümün gerçek adresini örtmek için bir saptırmaca olduğunu belirterek,
“Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor!” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,
tüm dünyanın krizle çalkalandığı bir dönemde gündeme getirdiği Milli Ekonomi Modeli’ne,
“Ekonominin ve Sosyal Devlet’in kitabını yazdım ve dedim ki; ey dünya, ilim dünyası alın,
bunu okuyun, yanlışım varsa yüzüme çarpın…
Veya ne gerekiyorsa onu yapın.

Ama yanlış yoksa, bunu delikanlı gibi de söyleyin.
Dünya, eser ve projelerimi didik didik etti, irdeledi ve sonunda kararını verdi; bu model, değil Türkiye’yi, dünyayı kurtarır.

Bilim adamları, Milli Ekonomi Modeli’ni baştacı yaptı. İşte çözüm bu…
Ne yapalım Türkiye’nin batmaktan ve çöküşten başka alternatifi yok diyenlere tekrar hatırlatıyorum; Türkiye’nin alternatifi var, o da BTP’dir.
Dünyayı da ayağa kaldıracak modelimiz var; o da Milli Ekonomi Modeli’dir. Dünya bunu konuşuyor, bilim adamları bunu söylüyor” sözleriyle dikkat çekti.

Dünya tıkandı, mevcut sistemler çöktü diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Hem Türk ekonomisini düze çıkartacak, hem de dünya ekonomisine yön verecek tek çözüm milli ekonomi modelidir” dedi.

Kapitalizm arapsaçı

Prof. Dr. Baş dünyanın dört bir yanından uluslararası Milli Ekonomi Modeli kongrelerine katılan bilim adamlarının tezle ilgili değerlendirmelerini hatırlattı.
BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Ne dediler biliyor musunuz? Rus bilim adamı Lisichkin diyor ki, ‘biz böyle bir sistemin bizden çıkacağını bekliyorduk. Böyle bir tezin bize ait olacağını bekliyorduk.
Maalesef bu sizlerden çıktı.

Biz buna da razıyız’. Başka ne diyorlar? ‘Bu eser bir dâhinin eseridir…’
Avrupalısı bunu söylüyor. Amerikan profesörü bunu diyor.”

Ekonomik çıkmaza giren dünyada mevcut kapitalist ve komünist sistemin artık çöktüğünü belirten BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Dünyayı kıvrandıran bu liberal–kapitalist ekonomi anlayışı…
Bunların hepsi hikâye… Bunlar sistem değil ki; arapsaçı. Kimsenin bir şey anladığı yok.
Oturdum, ben bunu tek tek neresi doğru, neresi yanlış tespit ettim.

Ben böyle bir tez yazdım.
Yahu iki tane harfi yanyana getiremeyen adamları siz bu ülkede başbakan yaptınız.
Dünyaya diz çöktüren adama sırtınızı döndünüz; sanki ondan intikam aldınız.

O zaman da olan milletimize oldu, devletimize oldu. Yazıklar olsun deme hakkına sahip değil miyim?”

Alternatif BTP
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,

Türkiye’de alternatif yok şeklinde dile getirilen görüşlere de tepki gösterdi.

Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Türkiye’nin önü tıkalıymış, alternatifi yokmuş, bilmem ne?! Safsataya bak… Çözümün gerçek adresini örtmek için uydurulmuş safsata.
Bunları uyduranları ben talebe yapmam.
Vallahi talebe yapmam. Kimdir onlar?

Bir yandan ülkeni, insanını, devletini, askerini ve milletini Amerika’ya, Avrupa’ya peşkeş çekeceksin, beslediğin medya senin namına boyuna propagandanı yapacak, sen de adamım diye, delikanlıyım diye gezeceksin…
Buna kargalar bile güler.”

Milletin ve devletin sıkıntılarına son vermenin yine milletin elinde ve azminde olduğunun altını çizen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Türkiye, kabul etsek de etmesek de, bir noktaya geldi.
Açılım istiyor. Bu açılım, Bağımsız Türkiye Partisi’nin dışındaki bir hareketle mümkün değil…
Türkiye’nin tek alternatifi var; o da BTP’dir, Milli Ekonomi Modeli’dir, Sosyal Devlet projelerimizdir.

Gelin elele verelim. Milletin ve devletin bu sıkıntısına son verelim bu sizin elinizde, milletimizin elinde ve azminde. Gelin elele verelim, devlet ve milletimizin nasıl şahlandığını hep beraber görelim. Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor” dedi.

www.milliekonomimodeli.com

TUNALIM..

12 Haz

TÜRKİYE’YE KARŞI UYGULANAN KARANLIK SAVAŞ

                     İDRAK VEYA ALGI SAVAŞLARI   
 
İdrak etme  veya algılama nedir? İdrak etme veya algılama; fark etme, seçme, ayırma, tanıma anlamlarına gelir.
 
Psikolojide algılama ise nesnelerin, insanların ve bunların kaliteleriyle olan  ilişkilerinin duyu organları vasıtasıyla tanınması anlamına gelir. Biz insanların her şeyi aynı şekilde algıladıklarını sanırız. Oysa insanlar arasında algıda benzerlikler olduğu gibi farklılıklar da vardır(Özbaydar, 1976).
 
Algı nasıl gerçekleşir? Önce algılayacağımız nesne ile ilgili uyarım,  5 duyu vasıtasıyla duyumsanır. Sonra bu,  sinirler vasıtasıyla sinir enerjisi haline dönüştürülerek beyne iletilir. Orada bir takım işlemlerden geçirilerek algılama gerçekleşir. Algılamada, bireyin içinde bulunduğu  psikolojik, fizyolojik ve sosyal durumların  etkisi bulunmaktadır.
 
Şu anda Türkiye, emperyalizmin çok korkunç algı savaşı ile karşı karşıyadır. Bununla küresel güçler, istedikleri iktidarları oluşturuyor; dostu düşman, düşmanı dost gösterebiliyorlar. Ayrıca ülkenin aleyhine olan şeyleri lehimize, lehimize olan şeyleri da aleyhimize olarak gösterip topluma benimsetebiliyorlar. Biraz sonra bunu örnekleri ile açıklamaya çalışacağım.
 
İnancın ve bütün değerlerin ve hatta vatan savunmasının merkezi algımız. Algıyı ele geçirenler, özgür iradeyi yok ederek toplumları uzaktan kumanda ile dönüştürüyorlar. Bu yüzden algı savaşı diğer savaşlardan daha etkili, kolay ve ucuz. Zaten bir algı yaratmadan savaşı kazanmak mümkün değil. Küresel dünyada algı savaşı yeni bir savaş yöntemi. Bu karanlık savaşta beyinler çözülüyor, pelte gibi oluyor. Yalan yanlış bilgi bombardımanı altında toplum ne yapacağını bilemiyor. Derin tarihsel geçmişleri olan toplumlar bile beyinleri donmuş, insanlar boş boş bakıyor. Sanki zaman tünelinde aklımız ve dimağımız kayboluyor. (Yeşilçimen, 2008).
 
Gerçekten de bu algı savaşında beyinler öylesine alt üst oluyor ki, vatanseverliğinden en ufak kuşku duymadığımız insanlar bile gerçeklerle en ufak ilişkisi bulunmayan ve  ülkenin bütünlüğüne zarar veren düşman propagandasını etkisinde kalabiliyorlar. Örneğin Küreselciler, “Türk müyüz, Müslüman mıyız?” gibi  bir ülkeye nükleer silah atmak kadar tehlikeli olan programları mütareke medyasında yayımladıklarında, Türk halkı sanki uyuşmuş gibi hiç tepki göstermeden bunları seyredebiliyor. Yine görünüşte Müslüman fakat gerçekte 300 yıldır Hıristiyan olan şeyhleri vasıtasıyla kontrol edilen bazı tarikat veya cemaatlar, “A.B.’ye girmezsek Türkiye’deki kafir düzen bizim Müslümanlığımızı elimizden alacak” görüşünü benimseyebiliyorlar. Oysa ülkemizi daha 80 yıl önce işgal eden bu sömürgecileri, Türk milleti Atatürk’ün önderliğinde silahla ülkemizden zorla çıkarmadı mı? Bunların  değişmediğini anlamamak için ya aptal ya da kötü niyetli olmak gerekir.
 
Yazımı okuyan bazı arkadaşlarım, benim bazı cemaat ve tarikatlar hakkında çok insafsız olduğumu söyleyebileceklerdir. Fakat ben hemen şu iki soruyu soruyorum. Eğer bu şeyhler, gerçekten Müslüman iseler,  niçin Kurtuluş Savaşı’nda müritlerinin İngiliz emperyalizminin yanında yer almalarını istemişlerdir? Yine son seçimde kendileri ülkenin birliğini ve bütünlüğünü  savunan partiler yerine A.B.D., A.B., İngiltere, Yunanistan,  Kıbrıs Rum Kesimi, Talabani ve Barzani’nin desteklediği partiyi desteklemişlerdir.? Bunun cevabını vermeleri gerekir.
Sadece bazı cemaat ve tarikatlar değil onlara karşı imiş gibi görünen bazı sahte Atatürkçüler de emperyalizme hizmet etmektedirler. Örneğin AVRASYA T.V.de bir programa katılan sözde ulusalcı bir öğretim üyesi, söylediği pek çok doğrunun yanında şu sözleri sarfetti: “Gerçek Müslüman, emperyalizme karşı olmak zorundadır fakat İslamiyet’in  kendisi bir emperyalizmdir.”  Bu sözlerin, yarısı doğru yarası yanlış. Bunun üzerine uzun yorum yapmak istemiyorum fakat rahmetli Atilla İlhan’ın şu sözlerine burada yer vermek istiyorum: “Basında İslam düşmanlığı yapanların çoğu dönmelerdir.” Emperyalizm, bir taraftan cemaat ve tarikatların bazılarını ele geçirmiş öte yandan Tanzimat’ta açtığı okullar vasıtasıyla misyonerlik yaparak Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamış ve Türkiye’de bir sürü gizli Hıristiyan türemiştir. Bu iki zümre birbirine düşman gibi görünerek emperyalizmin Türkiye’yi siyasal, ekonomik ve kültürel yönden işgal etmesine birlikte çanak tutmaktadırlar. Nitekim şu anda dinci grupla aynı gazetede yazı yazan liboşlardan birisinin şu sözleri geçen yıl basında yer aldı: “Ben aslında dinsizim fakat bir din seçmem gerekseydi bu Hıristiyanlık olurdu.”
 
Bildiğimiz gibi 24 Ocak 1980 kararlarından sonra Türk ekonomisi, küresel ekonominin güdümüne girmiştir. Bu tarihten sonra gelen bütün iktidarlar, küreselcilerin etkisinde kalarak devlet yatırımlarını bırakmışlar ve özelleştirmeyi birinci plana almışlardır. Özal 1985 yılında İstanbul Menkul kıymetler Borsa’sını kurmuş ve böylece Türkiye’de üretime dayanmayan faiz, döviz, borsa gibi kumara dayanan bir ekonomik model benimsenmiştir. Bunun sonunda Türk ekonomisi çökmüştür. Bu durumda dünya devletçiğe geri dönerken Türkiye hala bu kumar ekonomisinde ısrar etmektedir. Sorosların kontrolünde olan medya, bunlardan  hiç söz etmemektedir.  Amaç, bu yolla T.C.’nin tasfiyesini gerçekleştirmektir. Ayrıca Atatürk’ün partisi başta olmak üzere meclisteki diğer partilerin bu konuda hiçbir projeye sahip olmamaları da oldukça düşündürücüdür.
 
Küresel film sektörü algı oyununa en iyi örnektir. Hem eğlendiriyor hem de bilinçaltı teknikleri kullanarak geleceğin küresel algısını mükemmel şekilde oluşturuyor. Kanlı ve acımasız savaşlar, soygun hırsızlık, kapkaç, tecavüz ve insanlık dışı ne gibi olaylar varsa bunların hepsi sıradan olaylar gibi zihinlere işleniyor(Yeşilçimen, 2008). Bir de kaza anında bir yaralanma ve acı çekme durumu varsa en az on veya yirmi defa göstererek insanların  duyarsızlaşmasını sağlamak istiyorlar. Türkiye’deki filmlerde çok bozuk Türkçe’nin yanında sanatçı olarak karşımıza  genellikle Şeyh Sait’in torunları çıkarılmakta ve sanatçılara vatan haini Ali Kemallerin isimleri verilmektedir. Bu isim filimde defalarca söylenerek hafızalara yerleştirilmek istenmektedir. Basın kuruluşlarından birisinin Ali Kemal’i şehit gazeteci olarak kabul etmesi, Kurtuluş Savaşındaki mütareke medyasının yerinde durduğunu göstermektedir.
 
Yine emperyalizm, Türk toplumuna küreselleşme, liberalizm, özelleştirme, hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, insan hakları, sivil toplum, yeni dünya düzeni  gibi  sözleri  mütareke medyası vasıtasıyla sürekli telkin etmektedir. Oysa küreselleşmenin uygulama şekli olan B.O.P.’sinin Türkiye’yi parçalama planı olduğunu anlatan bir yazıyı, emekli bir albay,  A.B.D. Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde harita ile birlikte yayımladı. Bununla yetinilmedi birkaç yıl önce bir A.B.D. subayı, bu haritayı, subaylarımızın da bulunduğu İtalya’daki NATO toplantısında duvara yansıttı.
 
Liberalizm ve özelleştirme ile ilgili şunları ifade etmek isterim: bu iki kavram  Türkiye’de bütün K.İ.T.lerin yabancılara satılması ile Türkiye’nin tarım, hayvancılık ve sanayisinin çökertilmesine yol açmıştır. Batı’nın Türkiye’de demokratikleşmeden kastettiği ise Türkiye’nin etnik gruplara dayalı küçük devletçiklere bölünmesini gerçekleştirecek anarşi ortamının sağlanmasıdır. Müslümanların ve Türklerin insan sayılmadıkları için hakları da yoktur. Onun için Irak’ta Müslümanların sadece ölme hakları vardır. Yunanistan’da Türklerin Türk adını taşıma hakları bile yoktur. Fransa’da dil, din ve soy üzerine araştırma yapmak yasaktır. Fakat Türkiye’de Türklerin değil Batı’nın kışkırttığı etnik grupların Türkiye’yi parçalama hakları vardır.Hatta bunların dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı şekilde  Türkiye’de mecliste partileri bile vardır, anayasa ve yasalara rağmen bölücülük yapabilmektedirler.
 
Yeni dünya düzeninde A.B.D. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler ulusal yapılarını koruyacaklar diğer devletler ise parçalanacaktır. Emperyalizm böyle istemektedir. Şu halde emperyalizmin bize benimsetmeye çalıştığı “Yeni Dünya Düzeni”  Türkiye’nin aleyhinedir.
 
Türkiye’de İngiliz vatandaşı olan bir Bakanımız şöyle bir söz sarfetmiştir: “Türkiye’deki mücadele,  küreselcilerle ulusalcılar arasındadır; biz küreselcilerden yanayız.” Yine bir A.B temsilcisi “Türkiye’yi ulusalcılara bırakacağımızı mı sanıyorsunuz?” demiştir. Görüldüğü gibi bütün dünya ülkelerinde istisnasız şekilde savunulan milli çıkar, sadece Türk yöneticileri için söz konusu değildir. Eğer  milli olur ve milli çıkarları savunursanız, o zaman ulusalcı olur ve suç işlemiş olursunuz.  Esas olan küresel güçlerin çıkarlarını savunmaktır.
 
Bir de son günlerde adından sıkça söz edilen Prof. Şerif Mardin’den kısasa söz etmek istiyorum. Daha önce mahalle baskısından bahseden Mardin’inin son günlerde şu sözleri sarfettiği basında yer aldı: “Cumhuriyette, iyi doğru, güzel hakkında çok derine giden bir düşünce yok”(Kepenek, 2008). Yine Türkiye’deki son durum ve  iktidarı kastederek “ İmam karşısında öğretmen yenilmiştir(Oral, 2008). Kanımca bu sözler de Türk milletine karşı  yapılan bir algı savaşıdır. Oysa imam da bizim öğretmen de bizimdir. Fakat geçmişteki yeşil kuşak ve şimdilerdeki Ilıman İslam Projesi gereği bazı imamlar ne yazık ki, bilerek veya bilmeyerek emperyalizmin amaçlarına hizmet etmektedirler. Kanımca bunun sebebi Cumhuriyetin  başlangıçtan beri  kendi imamlarını yetiştirememiş olmasıdır. Oysa Atatürk Kurtuluş Savaşına başladığında İstanbul’daki Şeyh’ül İslam’a karşı Anadolu’da başta Ankara Müftüsü Rifat Börekçi olmak üzere bazı din adamlarını yanına almıştı. Rifat Börekçi esnaftan topladığı parayı Atatürk’e vererek milli mücadeleye maddi ve manevi olarak desteklemişti. Eğer boşluk bırakırsanız emperyalizm, T.C.ne karşı imamları yetiştirir. Kanımca Cumhuriyet’in yıkılacağı kaygısını taşıyan  samimi aydınların bu konu üzerinde çok ciddi düşünmeleri gerekir.
 
Yazar Mustafa Yıldırım, Şerif Mardin hakkında özet olarak şunları yazar: “Şerif Mardin, Cemal Kutay, kendisinin de ifade ettiği gibi görüşmeden ve araştırmadan  Sait Nursi hakkında bir kitap yazmıştır. Şerif Mardin de bu yanıltıcı bilgilere dayanarak Sait Nursi’nin padişaha danışmanlık yaptığını ve onun fen ve toplum bilimlerini özümsemiş bir eski zamanlar filozofu olduğunu anlatan  İngilizce kitabını yazdı.  Şerif Mardin ayrıca Amerika’da Deniz Kuvvetleri Kulübünün  “The Abant Toplantısı”na ve A.B.D. Devlet Araştırma ve İstihbarat Bölümü’nden Henri Berkeley’in yönettiği basına kapalı toplantısına katılmıştır.”(Sirmen,2008). Sanırım bu açıklamalar, Prof. Mardin ve niyeti hakkında az çok bilgi vermektedir.  Bu da konumuz olan algı savaşları ile  yakından ilgilidir.Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu..
 TUNALIM…
KAYNAKLAR
Kepenenek, Yakup,. “ İyi, Doğru, Güzel” Cumhuriyet Gazetesi, 2.6.2008:13.
Oral, Zeynep.” Mahzar Şevket İpşirlioğlu”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008.
Özbaydar, S. ve Diğerleri. Psikoloji, M.E.B., 1976.
Sirmen, Ali. “ Yanıltma Ustalığı Bilimsel Olabilir  mi?”, Cumhuriyet Gazetesi, 30.5.2008:4.
Yeşilçimen, Kemal. “Toplumsal Bozgun”, Cumhuriyet- Strataeji Eki, 19.5.2008.22.

06 Haz

PEKİ ÖYLEYSE ÇÖZÜM NEDİR?..

Yaşadığı sorunlardan canı burnuna gelen sektörler birer birer seslerini çıkartmakta, değişik yollardan tepkilerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Bu konuda son yaşanan gelişme; Gaziantep Müteahhitler Derneği’nin 15 günlük inşaat işlerinin durdurulması kararı olmuştu. İnşaatların duvarlarına astıkları bez afişlerle sektörün içinde bulunduğu sıkıntıyı dile getirmişler, yazılı beyanlarla da ilgililerden sıkıntılarına çözüm talebinde bulunmuşlardır.
Bu talebin haklı görünen tarafı; zamların inşaat fiyatlarına yansımaması halinde sektörün kârlılık oranının düşeceği ve sektörün yaşadığı sıkıntının artacağı hatırlatılmıştır.
Buradaki talep köklü bir çözüm getirmez. Nedeni; sektör, kendi içindeki sıkıntıları dile getirerek, “Biz kâr edersek sektörün iş akışı devam eder ve böylece inşaatta istihdam edilen işçiler de iş ve aş sahibi olmaya devam ederler” fikri savunulmuştur. Yüzeysel olarak bakıldığında haklı sebepler içeriyor ama yeterli değil.
Şimdi inşaatçılara soralım; “Talepler karşılansa bile yapılan inşaatı alıcı bulamadıktan sonra kime satacaksınız?”
Yaşanan sorun inşaat sektörü ile değil topyekün uygulanan IMF politikalarıyla alakalıdır. Uygulanan bu yanlış para politikasına devam edildiği müddetçe, ekonomik sıkıntılar sırasıyla bütün sektörleri sıkıntıya sokacak ve bütün vatandaşları etkileyecektir.

Çözüm Milli Ekonomi Modeli’nde

Çözüm; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modelindedir.
Sayın Baş’ın yılardır ortaya koyduğu tespitlerden yola çıkarak; ülkemizdeki IMF politikalarıyla enflasyona yanlış teşhis konmuş, ona göre de teşhisi yanlış olan hastalığın tedavisi de yanlış olmuştur. Yıllardır piyasada yaşanan enflasyon maliyet enflasyonu olmasına rağmen, talep enflasyonu tespiti yapılmıştır. Kemal Derviş Amerika’dan bir kurtarıcı olarak getirildiğinde Prof. Dr. Haydar Baş, daha Dervişin ilk açıklamasının ardından yapılan teşhis ve uygulamanın bir iflas olduğunu dile getirmek sadedinde; “Bu Derviş bizim değil, ABD’nin Derviş’idir, bizim problemlerimize çare olamaz. Enflasyona getirdikleri tespit de, düşündükleri tedavi de yanlıştır. Piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonudur” sözü hala kulaklarımızdadır.

Kemal Dervişle birlikte piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonu olduğu halde, talep enflasyonu teşhisi konmuş, güya enflasyonu düşürmek için talebi azaltmak adına emisyondaki para dolaşımı kısılmıştır. Yıllardır emisyondaki daralma tüketicinin alım gücünü elinden almış, bir yerde onu yokluğa mahkûm etmiştir. IMF politikalarıyla üretici maliyetli para olan döviz ve faizli kredilerle desteklenmiş, zaman içerisinde ne üreticinin, ne de tüketicinin dayanma gücü kalmamıştır. Piyasadaki emisyon daralmasının yansımaları da durgunluğu getirmiştir.

İşte bundan dolayı IMF politikalarına devam edildiği takdirde hiçbir sıkıntının köklü bir çözüme kavuşamayacağını iddia ediyoruz.
Tüketicinin parası olmadıktan sonra, zaten alım gücü kalmayan vatandaşın bir de zamların eklenmesiyle hangi inşaatı, ya da neyi, nasıl alacak? Halbuki piyasada yeterli para olsa hem tüketicinin hem de üreticinin yüzü gülecektir.
Hikâye edilir; evladın biri babasına gelir;
-“Baba bir deve alalım, çok ucuz, hem de bir pula” demiş. Babası;
-“Yok oğlum alamayız” demiş. Bir zaman sonra baba evladı çağırmış;
-“Oğlum al sana para bir deve al” demiş. Evlat;
-“Baba deve bin pula” deyince baba;
-“Olsun, sen al gel” demiş. Evlat şaşırmış;
-“Baba bir pula iken almadın da şimdi bin pula nasıl alacağız?” Baba;
-“Oğlum o zaman bir pulumuz yoktu ki alalım. Ama şimdi bin pulumuz var, onun için alalım, diyorum.”
Gerçekten de bu kıssa, piyasadaki para darlığının neticelerini, basit ama çok güzel anlatan bir kıssadır… Piyasa mal dolu olmuş, tüketicide alacak para olmadıktan sonra neye yarayacak ki..!

Milli Ekonomi Modelinde, meselenin halli için devletin emisyonu genişletmesi ve senyoraj hakkını kullanması yöntemine yer verilmektedir.
Emisyon: Bir ülkede “bir yılda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karşılığı” Gayri Safi Milli Hasıla’dır. Elde edilen bu mal ve hizmetin karşılığının belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunması ise ekonominin devamı için bir zorunluluktur.
Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval mısır danesi toprağa attığımızı ve hasat zamanı 10 çuval mısır elde ettiğimizi varsayalım.
Bu takdirde 9 çuval mısırın emeğinin ve üretiminin karşılığı piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasına sebep olur. Yani piyasada olması gereken miktar, 9 çuval mısırın karşılığı paradır.
İşte emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karşılığı olan paradır.”(M.E.M)
Milli Ekonomi Modelinde piyasanın canlanması ve halkın refaha kavuşacak harcamaları yapabilmesi için tüketim ekseninden yola çıkılmıştır. Tüketimi desteklemek için gayri safi milli hasılanın artış oranına göre para olarak basılıp, senyoraj hakkı kullanılacak ve emisyonda dolaşacak para miktarı piyasanın ihtiyacı kadar olacaktır.

“Senyoraj; “Milli Ekonomi Modeli, senyoraj gelirini, hem bir ekonomi kuralı olarak ele alırken, hem de gelirin nelere bağlı olduğunu formülleştirmektedir. Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecektir. Yani, kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.
Bu şekilde;
a- Üretim tetiklenecek,
b- Tüketim harekete geçecektir.
Milli Ekonomi Modelinde Senyoraj geliri, sosyal devlet projesinde tüketicinin destekçisi olacaktır. Böylece işçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en geniş tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktır. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep olduğu için üretimini devamlı arttıracaktır. Bu iki ana unsur emme- basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.

Emek ve üretimin karşılığını milli parası ile karşılayan devletler, kamu harcamalarını borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler.
Emek ve üretimin karşılığı elde edilen kâr mukabili paranın piyasalara girmemesi halinde para kıtlığı oluşur. Piyasalar durgunlaşır. Bu bağlamda senyoraj, piyasalardaki geliri temin eden bir unsurdur” (Milli Ekonomi Modeli).
Şimdi sıkıntıda olan sektörler sıkıntılarına yüzeysel ve anlık çözümler yerine köklü çözümler peşinde olmalıdır. Köklü çözümler de Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ndedir.

Uğur Kepekçi–TUNALIM…

05 Haz

GELİN BİR ve BERABER OLALIM…

5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.

Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.
Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.

21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:

“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”

Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.

Atatürk, 1 Mart 1922’de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.

…Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”

Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923′te İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.

Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.

Devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.

Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.

Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.

Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.

Anadolu topraklarının altında kefensiz yatan sayısız şüheda ecdadımızın kemiklerinin sızlatıldığından dolayı rahatsız olanlar ve uykuları kaçanlar bir daha düşünün.
Anadolu topraklarının içine saklanmış, ilahi kudret tarafından yerleştirilmiş olan eşsiz maden yataklarımızın,milli hazinelerimizin kapılarının; Müslüman Türk milletine kapatılmasından, bu milletlin ve bu vatanın düşmanlarına ardına kadar açılmasından ötürü rahatsız olup uykularını terk edenleri sağ duyulu olmaya davet ediyorum.

Yine bu eşsiz güzellikler ve özellikler taşıyan,cennet vatanımızın sahiplerinin, çilekeş vatandaşlarımızın emeklerinin ve alın terlerinin toplanıp haçlılara peşkeş çekilmesinden ötürü acı ile kıvranan vatanperverleri bir daha aklı selimle düşünmeye davet ediyorum.
Vatanperver vatandaşlarımızın vatan namustur satılmaz feryadına rağmen, vatan topraklarının altındaki madenleri ile birlikte, altındaki şehit mezarları ile birlikte ecnebilere satılmasından ötürü vicdan azabı çekenler,çaresizlik içinde kıvrananlar, vatan namustur satılmaz ilkesinde ısrar edenler,bir de Prof Dr. Haydar Baş beyi dinlemeye gayret edin.

Vatan için,bayrak için, sonraki nesillerin istiklalini temin için canlarını ve kanlarını sebil eden şehitlerimiz hakkında kelle ifadesini kullanmaktan utanmayanların,sıkılmayanların defterlerini dürmek isteyenleri BTP saflarına davet ediyorum.
Bebek katiline sayın diyerek ve şehitlerimize de kelle diyerek bütün bir milletimizin bağrında derin yaralar açtığı halde hala ortalarda yalancı doktor edasıyla dolaşanlara, sandık başında sayın baylar güle güle demek için Prof.Dr. Haydar Baş’ın liderliğinde dalgalanan BTP bayrağı altında toplanmaya davet ediyorum.
Minareler süngü kubbeler miğfer şeklinde şiir okuyarak kahraman olup milletin oylarını aldıktan sonra, altı buçuk yıllık iktidarı süresince misyonerlerin ve misyonerliğin önünü açanlara, dinler bahçesi adı altında kurdele kesenlere,haçlıların isteği doğrultusunda düzenlemelerle on binlerce kilise açanlara sandık başında hesap sormak isteyenleri saflarımıza davet ediyorum.
Bin yıldır bu topraklarda tevhid bayrağını dalgalandıran Müslüman Türk milletinin oyları ile iktidar koltuğuna oturduktan sonra,bu milletin inanç sistemi ile oynayanları,tevhid cümlesinden Muhammedürresulüllah kısmını silenleri,attıkları her adımla bu milleti haçlı limanına biraz daha yaklaştıranları yüksek sesle protesto etmek isteyenler,bu kötü gidişattan ötürü uykuları kaçanlar bize buyurun. Bebek katiline sayın şehitlerimize kelle denilmesinden rahatsız iseniz bize buyurun.
Vatan topraklarımızın bağrındaki şehit mezarları ile birlikte vatan düşmanlarına satılmasında ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Emeğimizin,alın terimizin,servet ve sermayemizin haçlı siyonist tefecilerin elinde heba edilmesinden ve ettirilmesinden dolayı vicdan azabı çekiyorsanız bize buyurun.
Ecdat yadigarı camilerimiz,medreselerimiz dökülürken bizim paramızla kiliselerin tamir ettirilmesinden ve hayırlı olsun denilerek hizmete açılmasından ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Müslüman Türk çocuklarının on iki yaşından önce Kur-an’la temasını yasaklayan yasa devam ettirildiği halde yine Müslüman Türk çocuklarının üç yaşından itibaren kiliselere,papazların kucağına taşınmasından rahatsız olanlar,uykusu kaçanlar bize buyurun.
AKP iktidarı altı buçuk yıldır AB ye girmek uğruna, onlardan gelen her talimatı milletimize dayattı,verilmedik taviz,satılmadık kurum bırakmadı, buna rağmen bir elli sene daha bekle talimatını aldı ve oturdu.AB nin ellinci yıl dönümü programına bile çağrılmadı.

AKP iktidarı teslimiyetçi ve tavizkar haliyle AB kapılarında kör topal yürümeye çalışırken,BTP lideri Prof. Dr. Haydar Baş,AB nin lokomotif ülkelerinden Almanya’da,tüm Avrupa üniversitelerinden gelen ilim adamlarına elini öptürdü.Tamamı profösör olan katılımcılar iki gün boyunca sayın Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli tezinin orjinalliğini,tüm ülkeler için bir çare bir çıkış formulü sunduğunu anlata anlata bitiremediler.

Daha mecliste dahi olmayan bir partinin lideri olarak Avrupanın ilim çevrelerine elini öptüren Haydar Baş’ın yarın iktidar olunca neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
Anadolu topraklarını altında yatan yer altı zenginliklerini haçlı tefeciler değil,yabancı şirketler değil, yine bu ülkenin insanı Müslüman Türk milleti kullanmalıdır diyen, Vatandaşlık maaşı vadeden, Ev hanımlarına işçi statüsü kazandırıp emeklilik vadeden,
Sınavsız üniversite ve okuyan her çocuğa eğitim bursu vadeden,
Bekarlara faizsiz evlilik kredisi vadeden,
Devlet babadır ya vatandaşına iş bulur ya da aşını verir ilkesi doğrultusunda projeler geliştiren,
Köylü ve çiftçi gerçekten efendi olacak ve bizim iktidarımızda altın çağını yaşayacak diyen BTP iktidarında buluşmak üzere Saygılarımla ..TUNALIM…
_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

04 Haz

80 YIL SONRA AYNI NOKTAYA MI GELDİK ?…

Geçmişten günümüze değişen hiçbir şey yok!..Ahh bir ibret alabilsek !…
‘Mütareke’ döneminin önde gelen işbirlikçi ‘devlet adamları’, ‘sivil toplum kuruluşları’, ‘aydınlar’ ve ‘din görevlileri’, Anadolu’da direniş mücadelesi başlatan ‘Kuva-yı Milliyetçi’ vatanseverleri mahkum etmek için adeta seferberlik başlatmışlardı!..
Direnişe geçen vatanseverleri ‘bir kaşık suda’ bağmaya çalışan işbirlikçi hainler, vatanın bağrına hançerini dayayan düşmana bakın nasıl alkış tutuyorlardı:

Bu kısa yazıda Kurtuluş Savaşı öncesinde bazı devlet adamları, tarikat şeyhleri ve sözde aydınların düşünceleri ile bugünkü devlet adamları, dini cemaat liderleri, işadamları ve yine sözde aydınların düşünceleri yer almaktadır. Bunlar ne kadar birbiri ile örtüşüyor? bunun takdirini sizlere bırakıyorum.

Ben önce bugünkülere yer vererek çok kısa bir yorum yapmak istiyorum. Ardından Yeniçağ Gazetesi Yazarı İsrafil Kumbasar’ın “Kurtuluş Savaşında Düşmanla Birlikte Çalışan Kişi Ve Örgütler” başlıklı kısa yazısı yer alıyor.

“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”
Kadir Topbaş İstanbul Belediye Başkanı

“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”
Leyla Zana

“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO, Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”
Ahmet Altan

“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”
M.Ali Birand

“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan

“Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”
Çetin Altan

“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”
Ahmet Altan

“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”
Orhan Pamuk

“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”
Fetullah Gülen

“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”
Rahmi Koç

“Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu Kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir”
Tayyip Erdoğan
DSS
Bildiğiniz gibi Çetin Altan ile oğlu Ahmet Altan ve M. Ali Birand günümüzde liberal geçinmekle birlikte bunlar eski solcu ve devrimcidirler. Bunu yazarken, aklıma İstanbul eski Ülkü Ocakları ve Eski MHP İstanbul İl Başkanı Nihat Çetinkaya’nın bir T.V. kanalında anlattıkları geldi: “Başbakan Demirel 1968’ledre sonra Rusya’ya gider. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Başkanı Brejnev’dir. Demirel ona “Sayın Başkan, Türkiye’nin içini karıştırıyorsunuz” der. Brejnev de ona “yani nasıl karıştırıyoruz?” der. Demirel ona “Türkiye’deki banka soyan, adam kaçırarak anarşist olaylara katılan sol gruplar, size bağlı değil mi? diye sorar. O buna şu cevabı verir. “ Bize sadece Türkiye Komünist Partisi bağlıdır. Eğer bunlar ülkenizde bir sorun yaratıyorlarsa onlara söyleyerek engelleyebiliriz. Fakat ötekilerin çoğu Amerika’ya bağlıdır.”

Gerçekten günümüzde solun milli olan gruplarını çıkardığımız zaman geriye kalan bölücü ve liberallar için Brejnev’in sözü tam da yerine oturmaktadır. Demek ki, bunlarda herhangi bir değişme olmamış, sadece biz değiştiklerini sanmışız.

Ayrıca Sayın başbakan, Ne mutlu Türküm dersen ötekisi de ne mutlu Kürdüm der” diyor. Oysa Atatürk, “ne mutlu Türk olana” demiyor, “Türküm” diyene diyor. Türklük, bir kan işi değil bir dil ve kültür sorunudur. Sayın başbakan eğer evinde eşi ve çocukları ile Türkçe konuşuyorsa ve Türk kültürünü yaşıyorsa inkar etse bile Türk’tür. Mısır’ın yarısı kan olarak Türktür. Fakat bunlar bir kelime Türkçe bilmiyorsa ve Türk kültürünü yaşamıyorsa biz onların Türk olduklarını mı iddia edeceğiz? Sadece Türklüğe kalben bağlı olabilirler. Bu da çok fazla bir anlam ifade etmez.

Batı, bugünlerde Türkiye’de “Türk yoktur” tezlerini para ile tutuğu adamları ile kitle iletişim araçları vasıtasıyla yaymaya çalışıyor. Dünyanın hiçbir yerinde millet, sadece etnik yapıya indirgenemez. Yine Dünyada hiçbir millet yoktur ki, bütün fertleri, aynı etnik gruptan oluşsun. Kan hayvanlar için önemlidir. Çünkü onların vucudundan yararlanılır. Bu anlamda Batılı bütün milletler. çeşitli etnik gruplardan meydana gelir. Batı’nın aydınları bunu çok iyi bilirler fakat onların bize genel olarak dayattığı şudur:“Dediğimi yap, yaptığımı yapma” Batı’nın milletleşmesinde soy farklılığı önemli değildir. Fakat bizde önemlidir. Çünkü Türkiye’yi etnik gruplara bölerek eski Şark Projelerinin bir devamı olan bugünkü B.O.P’ni gerçekleştirmek istemektedirler. Bu da ancak Türkiye’de dinle Türklüğü ve milliyetle etnik yapıyı çatıştırmakla mümkün olabilir. Bununla ilgili olarak mütareke medyasında programlar yapıldığını biliyoruz.TUNALIM….. Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

KURTULUŞ SAVAŞINDA DÜŞMANLA BİRLİKTE ÇALIŞAN KİŞİ VE ÖRGÜTLER
İsrafil K. Kumbasar
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih:09.03.200……..DEVLETİN İLERİ GELENLERİ
Sadrazam Tevfik Paşa:
- “Ankara, Serv Antlaşmasını kabul etmelidir.”
(4.11.1920)
- “Anadolu’yu boşaltmaları karşılığında, Trakya Yunanlılara bırakılabilir.”
(19.09.1921 )
Sadrazam Salih Paşa:
- “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.”
(20.08.1921)
Hariciye Nazırı Sefa Bey:
- “Hükümet Ermenilere toprak verilmesini kabul ediyor.”
(29.01.1921)
Adliye Nazırı Ali Rüştü:
- “General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekata devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara Surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz. Bu ordu bizim ordumuzdur.”
(12.07.1920)
Nazır Rıza Tevfik:
- “Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Aandolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”
(18.10.1920)
Jandarma Komutanı Kemal Paşa:
- “Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.”
(3.08.1919)
İzmir Valisi Kambur İzzettin:
- “Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması…”
(26.05.1919)
Adana Valisi Abdurrahman:
- “Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.”
(05.11.1920)

STK ÖNDERLERİ VE AYDINLAR:
İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Sait Molla:
- “İngiliz mandası istediğinizi bütün itilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.”
(23.05.1919)
- “Milliyetçi hareket boşa gitmeye mahkumdur…” (01.05.1920)
Yazar ve Nazır Ali Kemal:
- “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” (23.04.1920)
- “Ankara’dakilerin Yunanlılara hala meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye girişilemez.” (07.08.1920)
- “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nin hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.” (06.02.1921)
Yazar Refi Cevat Ulunay:
- “Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919)
- “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” (23.03.1920)
- “Milliyetçi hareketi yok etmek, millet için var olma meselesidir. O alçaklara karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş olacaklardır.” (04.04.1920)

ULEMANIN İLERİ GELENLERİ
Divitli Eşref Hoca:
- “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)
Delibaş Mehmet:
- “Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-i Milliyecileri yeneceğiz”. (1920)
- “Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse şer’an kafirdir”. (1920)
İslam Yüceltme Derneği:
- “Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır.” (1920)
Edirne Tem’in gazetesinden:
- “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye camii’inde hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır.” (13.08.1920)

02 Haz

BU DÜNYADA TÜRK OLMAK !…

Osmanli’nin borcunu odemektir, hovarda babanin borcla yasayan evladi gibi.
Kosova’da ve Bosna’da, Bati Trakya’da ve Makedonya’da, bilmem kac asir gecmiste kalan meselelerin hesabini vermektir.

Turk olmak,
Kibris’ta, Hocali’de, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykirima ugrayip, yapmadigin soykirimla suclanmaktir.

Turk olmak,
lisaninin Avrupa’da yasaklanmasidir ve yine Turk olmak kendini anlatamamaktir.
Avrupa’da hor gorulmek Turk olmaktir, atalarin bir suru asir once Viyana’yi kusattigi icin …
…ve hos gorulmemektir, sadece kusatip, Napolyon gibi butun Viyana’yi yakmadigi icin.

Turk olmak,
Selanik’te Pontus Aniti’nin, Viyana’da cignenen yeniceri minberinin ve Malta’da papazin uzerine bastigi Turk bayragi heykelinin onunden gecmektir.
Türk’ün dirilişi milli bir ekonomiyle olur diyenlere inat,küresel güçlere alkış tutmaktır Türk olmak.
Turk olmak zordur, cetindir ve eziyetlidir.
Uc kitadan donup, bir kucuk yarimada da misafir muamelesi gormektir.
Sayisiz imparatorluk kurmak Turk olmaktir, ayni zamanda sayisiz imparatorluk yikmak da Turk olmaktir.

Turk olmak,
Arabaya kosulan ilk atin vataninda, ilk yazili antlasmanin imzalandigi yurtta, yazinin bulundugu, paranin icat edildigi, her metrekaresinden bereket fiskiran bu yurtta… kalkinmak icin yabanci sermaye beklemektir.

Turk olmak;
Troya’dan bu yana, Sumer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, butun zamandan damitilarak gelen yuksek degerlerine ragmen, bir haftalik hafiza ile yasamaktir.
Dogu Roma’yi da Bati Roma’yi da yikip, yeni Roma olan AB’ye girmeye calismaktir Turk olmak.

Turk olmak,
Mostar’da koprudur,
Kerkuk’te kaledir,
Istanbul’da Kizkulesi’dir,
Anadolu’da bugdaydir,
Cukurova’da pamuktur,
Ege’de tutun,
Karadeniz’de findik,
Trakya’da aycicegidir.

Turk olmak,
Canakkale’de olmektir.
Canakkale’de olmeden once dusmana su vermektir, onun yaralisini sirtinda kendi hastanene tasimaktir.
Dusmanin ardindan rahmet okumak, kanlindan helallik almaktir.

Sabahlari odana rahmet dolsun diye, cami acmaktir. Kar yagdiginda kayak yapmayi degil, evsizleri dusunmektir.
Balkon kosesine kuslar icin, kisin ekmek kirintisi, yazin su koymaktir.
Yagmura rahmet, kara bereket diye bakmaktir.

Turk olmak,
harap bir ulkede, zengin ulkelerin mustemlekeligini reddedip…
tahtadan kilic ve ipten uzengi ile…
paylasacak ve sahiplenecek tek varligi fakirlik olmasina ragmen…
yedi duvele meydan okumaktir.

Turk olmak,
askere davul-zurna ile ugurlanmaktir…
belki de donmeyecegini bilerek.
Turk olmak,
annenin ardindan” bir oglum daha olsun, onu da gonderecegim” demesidir.
Babanin gozyaslarini tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sag olsun” demesidir.

Turk olmak,
“Turk cayinda radyasyon olmaz” yalanlari ile, “gusul abdesti alana aids bulasmaz” dolanlari ile yasamaktir.
Her hukumetin enkaz devraldigi, ama asla ardinda enkaz birakmadigi ulkede olmaktir.

Turk olmak,
ecdadin yasadigi kitliktan dolayi, cayin yaninda gelen sekerden fazla olani garsona geri vermektir. Ayni nedenle Turk olmak, yemegi ziyan etmekten korkmaktir.
Goz hakkina, dis kirasina saygidir, Turk olmak.
Evindeki bir kap asin yarisini tanri misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri dosekte yatirmaktir Turk olmak.

Turk olmak,
milli macta aglamaktir.
Ayhan Isik’a, Belgin Doruk’a asik olmaktir.
Turk olmak,
askini olesiye sevmektir.
Aski icin olmektir, oldurmektir.
Sevdiceginin elini bir kez tutamadan topraga girmektir.
En guzel ask siirlerini yureginde hissetmektir.
Eskiyaya turku yakmaktir, Turk olmak.

Milletine sovmektir, ama baskasina sovdurmemektir, Turk olmak.

Turk olmak
Yunus’u bilmektir, Asik Veysel’i sevmektir.
Mevlana’yi, Haci Bektas-i Veli’yi ve Hoca Yesevi’yi…
-tek bir satirini okumasa da-
yureginde tasimaktir.

Turk olmak,
saz caldiginda, ney uflendiginde, kos dovuldugunde ve kaval caldiginda yureginin derinlerinde bir sizi sezmektir…bir de Yemen Turkusu’nde…

Hayatin sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kismet” demektir.
Her isin “hayirlisina” inanmaktir ve “felege” kufretmektir
ve aglamamak icin…
cok gulmekten cekinmektir.

Turk olmak,
Asya’da batili, Avrupa’da dogulu diye tepki gormektir.
Irk sozunu bilmeden yasamak, yaradilani Yaradandan oturu sevmektir.

Magazin programlari ile dizilerin arasina sikissa da, silkinip uzerindeki olu topragini atabilmektir.
Turk olmak,
mahalle maci icin ayni saatte, on kisi bulusamazken, milyon kisinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kisinin kavga etmeden gosteri yapabilmesidir.

Turk olmak
en zayif gununde bile dunyaya meydan okumak, en dertli gununde bile her ufunetin bir safakta bitecegini bilerek tevekkul gostermektir.
Zor istir Turk olmak.

Turk olmak,
Anadolu’da her dusen yagmur damlasina hamdetmek, her cikan basak icin sukretmektir.

Turk olmak,
medeniyetler besigi Anadolu’da dik durabilmektir. TUNALIM…

23 May

WASHİNGTON POST:”ABD YIKILACAK”


ABDnin etkili gazetelerinden Washington Postta yayımlanan bir makalede, derin bir finansal krizin yaşandığı ABD ekonomisinin geleceğine ilişkin karamsar değerlendirmelere yer verildi.
Son olarak ‘Amerikan Kapitalizminin Küresel Krizi’ adlı bir kitap da yayımlayan Kevin Phillips’in kaleme aldığı makalede, FED’in eski başkanı Alan Greenspan’in mortgage paniğinin ilk olarak ortaya çıktığı dönemde, yaşanan çalkantının 1998’de Rusya’daki borç krizini ya da ABD borsalarında 1987’de yaşanan kısa süreli çöküşü andırdığını belirterek, endişeli halkı yatıştırmaya çalıştığı hatırlatıldı. Ancak arka planda daha geniş siyasi ve ekonomik bir depremin seslerinin duyulabildiğini belirten Phillips, aradan geçen 9 ayın ardından Greenspan’in ‘teskin edici benzetmelerinin’ artık yutulacak hali kalmadığını kaydetti.

ABD ekonomisinin, zayıf doların yanında eşi görülmemiş bir borç düzeyi, aşırı yükselen emtia fiyatları ve emlak fiyatlarındaki ciddi düşüşle yüzyüze kaldığını belirten yazar, bazı ekonomistlerin, dünyanın, 1930’lardan bu yana görülen en büyük finansal krizle karşı karşıya kalabileceği görüşünde olduğuna dikkat çekti.

AMERİKALILAR TARİHE KAYITSIZ
Mevcut koşulların, borsanın yüzde 80 düştüğü, işsizliğin yüzde 25’lere ulaştığı Büyük Buhran dönemiyle kıyaslanmasının isabetli olmayacağını vurgulayan Phillips, bununla beraber Amerikalıların, ekonomide yaşanan huzursuzluğun başta Britanya olmak üzere geçmişte önde gelen dünya ekonomilerini başaşağı eden küresel çalkantılarla aynı belirtileri taşıdığı konusunda kaygılı olmaları gerektiğini savundu.

Halihazırda Amerikalıların yüzde 80’inin ülkenin yanlış yolda olduğunu düşündüğünü belirten yazar, ancak hepsi değilse bile çoğunun, hâlâ ABD’nin eşsiz ve Tanrı tarafından seçilmiş bir ülke olduğuna ve diğer milletlerin tarihinin kendileri için bir önem taşımadığına inandığını kaydetti. “Geçmişteki dünya ekonomileri için de durum buydu: Roma, İspanya, 17. yüzyılda, Amsterdam’ın New York olduğu dönemdeki Hollanda ve 19. yüzyılın İngilteresi” diyen yazar, bu ülkelerin kaderinin 1980’lerden beri ABD’nin yaşadığı süreci andırdığını kaydetti.

ÇÖKÜŞ BELİRTİLERİ AYNI
Bu ülkelerin zirveye çıkıp çöküşe geçmeleri sürecinin birçok ortak nokta içerdiğini belirten yazar, bunları, ‘doğru yolda olunmadığı hissi, hoşgörüsüz ya da misyoner din, askeri ya da emperyal tamahkarlık, ekonomik kutuplaşma, finansın sanayii yerinden edecek şekilde yükselmesi ve aşırı borç şeklinde sıraladı.

ABD BRİTANYA’NIN AKIBETİNE UĞRAYABİLİR
2008’de netameli bir on yıla daha işaret edebileceğimizi kaydeden yazar, bu döneminin risklerini 1997-2000 döneminde önce balona ardından çöküşe yol açan teknoloji çılgınlığı, 11 Eylül saldırıları, imparatorluk kibri ve Bush yönetiminin 2003’teki beceriksiz Irak işgali olarak sıraladı.

Bu gelişmeleri, OPEC’in petrol için belirlediği 22-28 dolar fiyat aralığını terketmesi sonucu beş yıl zarfında petrolün varil fiyatının 100 doları aşması, Irak savaşı nedeniyle ABD’nin küresel itibarının yerle bir olması, ABD’de konut sektöründe yaşanan çöküş ve 2002’den bu yana doların euro karşısında yüzde 50 değer kaybetmesinin izlediğini belirten Phillips, bu şartlarda yakın dönemde yaşanacak küresel bir krizin, ABD’nin 1970 ila 2020 arasındaki yarım yüzyılını, İngiltere’nin 1950’den önceki yarım yüzyılına denk hae getirebileceği tahmininde bulundu. Yazara göre bu durum da ABD’nin onyıllardır süregelen hegemonyasının da sonunu getirecek.

BANKACILIK REFAHIN SONUCU
Eski süper güçlerin iflasıyla şimdiki Amerika arasındaki en ürkütücü benzerliğin, ABD’nin, sağlıksız bir şekilde, büyümenin motoru olarak finans sektörüne bağlı kalması olduğu tesbitinde bulunan yazar, 18. yüzyılda Hollanda’nın, gerileyen sanayi ve ticaretinin yerini yabancı ülkelere sağlayacağı borç finansmanının alabileceğini düşündüğünü ancak 1760-70 arasındaki bir dizi iflas ve çöküşün ülke ekonomisini büyük hasara uğrattığını kaydetti.

1900’lerin başında da İngiliz bir bakanın, Britanya’nın menkul değerler istifleyerek zenginleşemeyeceğini zira bankacılığın, refahın nedeni değil sonucu olduğunu söylediğini hatırlatan yazar, iki dünya savaşının ardından borç yükünün bakanı haklı çıkardığını, Britanya’nın küresel ekonomik liderliğinin de tarihe karıştığını kaydetti.

SANAYİ GERİLEDİ, FİNANSIN YILDIZI PARLADI
ABD’de finansal hizmetler sektörünün 1990’ların ortalarında gayrısafi hasılanın unsuru olarak üretimi geride bıraktığını belirten Phillips, piyasa heyecanının bu kaygı verici değişimi tartışmayı engellediğini savundu. Gayrısafi hasılada finansın yüzde 21’e yükselmesi, üretiminse yüzde 12’ye gerilemesi sürecinde, ‘gazinolara bırakılması gereken türden’ yatırım araçları yanında bir kredi cinnetinin yaşandığını kaydeden yazar, 1987-2007 arasında ABD’deki toplam borcun 11 trilyon dolardan 48 trilyon dolara çıktığına işaret etti.

Washington’un 80 ve 90’lı yıllar boyunca sınırsız likidite akışı ve destekle finans sektörünün büyümesini memnuniyetle izlediğini belirten Phillips, Greenspan, Hazine eski Bakanı Robert Rubin ve şimdiki Bakan Henry Paulson’un mazur görülemez biçimde sektörü düzenlemeyi reddettiğini ifade etti.

Bu isimlerin, 19. yüzyılda sanayinin tarımın yerini alması gibi finans sektörünün ekonomik evrimin yeni başat unsuru olacağını düşünmüş olabileceklerine dikkat çeken yazar, “Fakat kim ciddi olarak yeni ekonomik güçlerin –Çin, Hindistan, Brezilya- finansın başı çektiği gayrısafi hasılaya sahip olacaklarını düşünebilir?” sorusunu yöneltti.

Phillips, aşırı büyüyen finans sektörü sayesinde 2008’in Amerikasının dünyanın en borçlu ve en fazla cari açık veren ülkesi olduğunu, gerek petrol gerekse mamül ürünlerde büyük maliyetle lider ithalatçı haline geldiğini belirterek, “Eğer dünya yakın dönemde 1930’lardan bu yana görülen en büyük krizi yaşarsa bunun muhtemel etkileri hesap edilemez düzeyde olur. Britanya ve Hollanda’nın yaşadığı küresel ekonomi liderliğinin kaybedilmesi artık bizim ufkumuzda da belirmiş görünüyor” ifadesini kullandı.

8sutun

13 May

KÜRESEL GÜÇLERE BİR GOL DE PUTİN’DEN

Devlet Başkanlığı görevini Dimitri Medvedev’e bırakan Rusya eski Devlet Başkanı Vladimir Putin, giderayak küresel güçleri şaşkına çeviren bir yasayı imzaladı. Bu yasa ile Rusya’daki yabancı yatırımlara sınırlama getirilmiş oldu. Bu yasa ile; aralarında petrol, doğalgaz, enerji, haberleşme, havacılık ve savunmanın da bulunduğu 42 stratejik sektörde yabancı yatırıma kısıtlama getiriyor. Bırakın yatırım yapmayı, bu sahalarda yabancılara araştırma yapma imkânı bile yasaklanıyor.
Beklenmedik bir haber olarak dünya basınında yer alan bu haber batılı para babalarını derinden üzmüştür.

Sovyet Rusya, dağılmaya yüz tuttuktan sonra Putin’in ortaya koyduğu ulusal politikalarla tekrar eski gücüne erişmeye çalışıyor. Tabii ki, Putin de; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr Haydar Baş’ın bütün insanlığın kurtuluş reçetesi olarak ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli”nden esinlenmektedir. Putin’in bu kararından sonra bizdeki bazı aklı evveller; “AB’siz olmaz, ABD’siz olmaz, dünya kürselleşirken biz aralarında yer almazsak taşra ülkesi oluruz aç kalırız, yok oluruz” bahaneleriyle bizi küresel güçlerin elinde oyuncak edenler, bir kez daha düşünsünler…

Başta Rusya olmak üzere birçok ülke, Prof. Dr Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden yola çıkarak kendi gemilerini selametle yürütürken biz hâlâ küresel güçlerin etki alanlarından kurtulamadık. ABD bile kendi iktisadi modelinde bulunmamasına rağmen dar gelirli vatandaşlara tüketim şartıyla para yardımında bulunarak tıkanan ekonominin önünü açmaya çalışmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli, bizden başka herkese yeni ufuklar açmaktadır.
Dünya Baş’a, bizimkiler boşa koşuyor…!

Putin’in devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın, Milli Ekonomi Modeli’nden alıp uyguladığı projelerin bazıları şunlardır:
* Her doğan çocuğa 9 bin dolar doğum yardımı yapıldı.
* Ev hanımlarına emeklilik hakkı verildi.
* Yeraltı kaynaklarını devlet–millet ortaklığıyla işletmeye başladı.
* Belirli ürünlerde ihracat karşılığı kendi parasını, yani Ruble’yi talep etmeye başladı.
* Asgari ücreti 2000 dolara çıkarma kararı aldı.
* Dar gelirliye vergi indirimi yapıldı.
* Son olarak da enerji, iletişim, savunma ile alakalı 42 sektörü stratejik ilan etti, yabancılara özelleştirilmesinin önünü kapattı.

Ey ehli vicdan; gerçeği ne zaman göreceksiniz..!

UğurKepekçi–TUNALIM…

13 May

HUKUK İHLALLERİ VE MEDYA BASKISI

AKP hakkında başlatılan kapatma davasında sona doğru yaklaşıldıkça malum medya ve kürsel güçler, hukuk ihlali ve kamuoyu baskısını artırmaya başladılar. AB komiserinden tutun, adı sanı duyulan-duyulmayan ABD ve AB’de görev yapan sivil toplum kuruluşlarına varıncaya kadar tehditler savurarak içişlerimize açıktan müdahale etmektedirler.

Örneklerden birini aktaralım; Star Gazetesi’nde çıkan 10.05.2008 tarihli şu habere bir bakın değerli dostlar.
Başlık: “Kapatmaya ABD ve AB kayıtsız kalamaz.
Washington’dan Ankara’ya sert uyarı: AK Parti’nin kapatılması darbedir. Eğer parti kapatılırsa ABD ve AB buna kayıtsız kalamaz” .
Okuyucu habere bakınca ABD’den sert uyarı var, mantığıyla yaklaşacak belki de sözün sahibine bile bakmayacak… Halbuki haberin içeriğine bakınca, bir düşünce kuruluşunda düzenlenen konferansta konuşulmuş bir cümledir (sert ya da yumuşak, bu açık bir hukuk ihlalidir, tehdittir, suçtur)
Habere devam edelim;
“AK Parti’ye açılan kapatma davası AB kadar ABD’nin de gündeminden düşmüyor. Washington’daki düşünce kuruluşlarından Brookings Institute’de düzenlenen Sakıp Sabancı Konferansı’nda kapatma davası tartışıldı. Davanın askeri darbeyle eş tutulduğu konferansta, AK parti’nin kapatılmasına AB ve ABD’nin kayıtsız kalamayacağı belirtildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski yetkilisi Nicholas Burns, Türkiye’nin geleceğinin sivil yönetimde olduğunu belirterek darbe dönemlerinin geçmişte kaldığını söyledi. Brookings Enstitüsü uzmanı Philip Gordon da ‘Seçim kazanmış bir partinin darbe ile indirilmesine ABD ve AB kayıtsız kalamaz’ dedi. Gordon ‘Dava ile askeri darbeyi aynı kefeye mi koyuyorsunuz’ sorusuna, ‘Kelimeleri bilerek böyle seçtim’ yanıtını verdi. Burns de ilerleyen dakikalarda Gordon ile aynı fikri paylaştığını söyledi.”

Halen yargı aşamasında olan bir dava hakkında bu tip ifadelerin yazılıp çizilmesi açıkça bir hukuk ihlali olduğunu açıktır. Danıştay Başkanı Sumru Çörtoğlu, Danıştay’ın 140. kuruluş yıldönümü töreninde yaptığı konuşmada kapatma davası hakkında yapılan etkilemeye yönelik yorumlara karşı sert bir çıkış yaparak gerekli tespiti ve müdahaleyi de yapmıştır.
“Yargıya intikal eden konularda, gerek ulusal, gerekse uluslararası çevrelerce yargı organlarını yönlendirme ve etki altına alma girişimlerini doğru bulmuyoruz. Kendi ülkelerindeki yargı organlarına ve bu organların karar ve dava süreçlerine gösterdikleri saygıyı, aynı şekilde, Türk Milleti adına karar veren bağımsız Türk yargısına da göstermelidirler. Demokrasinin, hukuka saygının ve yargı bağımsızlığının gereği budur.
Yargı dışındaki güçler, yargı üzerinde egemen olma, yargı mensuplarına yönelik maksatlı yorum ve nitelendirmelerde bulunmak suretiyle yargı faaliyetini kontrol etme ve hür iradeleri ile karar vermelerini etkileme, hatta engelleme yanılgısına düşmemelidir.”

Bir partinin % 46 değil % 100 bile oy alarak iktidara gelmesi, o iktidar sahiplerine hukuk dışı hareket hakkı vermemiştir. Yazarlar çizerler ve hukuk devletinin devamından yana olduğunu iddia eden herkes; sağduyu ile mahkemenin vereceği kararı beklemek ve verilecek karara saygı göstermek zorundadır.
Bir ülkenin kaderi; bir partinin kapatılmasına ya da kapatılmamasına bağlanamaz. Partiler, liderler ve fikirler gelip geçicidir. Asıl olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hür ve bağımsız olarak ilelebet payidar olmasıdır… Vesselam..!

Uğur Kepekçi–TUNALIM..

08 May

YAŞANAN EKONOMİ

Sosyal yaşantıda her şey göründüğü, bilindiği gibi değil artık… Yazılı ve görsel medya, toplum mühendisleri, etki ajanları vasıtasıyla insanlar farklı şekillerde inandırılmakta, farklı şekilde düşünmeleri sağlanmaktadır. Böylece sahteciliğin ve çok yüzlülüğün revaçta olduğu bir zaman dilimi yaşanmaktadır. Görünen ve yaşananlar farklı şeyler olunca gerçekler de rahatlıkla saklanmaktadır.
Biz de bu makalemize “yaşanan ekonomi” adını verdik. Söylenen ekonominin aksine yaşanan ekonominin daha gerçekçi olduğu herkesçe malumdur. Çünkü “yaşanan ekonomi” hayatın ta kendisidir. Yalanı dolanı, kabul etmez…
Peki nedir yaşanan ekonomi?
Durum, bazılarının dediği gibi yolunda mı? Yoksa gerçekten de çok mu umutsuz? Evet, yaşanan ekonomi gerçekten hoş sinyaller vermiyor. Çarşı-pazar, üretici-tüketiciden iyi haberler gelmiyor. Bunu gizlemenin millete faydası yoktur.

AKP iktidarı, küresel güçlerin ülkemizde de cirit atmasına meydan vermekle öyle bir sistem kurulmasına ortam sağladı ki, “kendi kendini yok etme” tezgahı kuruldu… Arz edeyim;
Küreselleşme adına önce küçük işletmelerin yok olmasına ve büyük kartel şirketlerin oluşmasına meydan verildi. Sektörlerdeki küçük işletmeler kendi yağlarıyla kavrulup geçimlerini sağlamakla meşgul olurken, tekelleşmek onları yok etti. Tekelleşen şirketler zannetti ki; “piyasa onlara kalacak.” Ama hesap etmedikleri şey, tüketicinin bitme noktasına geldiğiydi. Tüketici tüketemeyince, kartel şirketlerde müşterisiz kaldı. Şimdi onlar da bitme noktasına geldiler.

Kürselleşme, tüketeni de üreteni de küçüğüyle büyüğüyle şirketleri de bitme noktasına getirdi. Şimdi görünen ve yaşanan ekonomi böyle olunca ve iktidar sahipleri “beraber yürüdükleri yollarda” aynı şekilde devam ettiğine göre, umuttan bahsetmenin bir faydası var mı? Artık kararı siz verin…
Bu ekonomiyle ülke nereye, ne zamana kadar gider? İşte çarşıda pazarda görünen ekonomi budur. Söylenen ekonomi yalan, yanşanan ekonomi gerçek..!
Gerçekler de bazen acıdır..!

Yaşanan ekonominin, insanımıza sosyal refahı sağlaması için sosyal adaletin gelmesi şarttır. Bu da toplumun bütün fertlerine iş ve aş imkanı sağlayacak, tüketicinin bütün hayati ihtiyaçlarını karşılayacak, tüketim eksenli bir ekonomi modeli ile sağlanacaktır. Fazla söze gerek yok. Çözüm Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Milli Devlet” tezlerinin hayata geçirilmesiyle mümkündür.
Tercih sizin; ister açlığı, ister tokluğu, ister yokluğu, ister varlığı seçiniz…!

Uğur Kepekçi-TUNALIM…

© 2008 TUNALIM | Entries (RSS) and Comments (RSS)

Powered by Wordpress, design by Web4 Sudoku, based on Pinkline by GPS Gazette