TUNALIM

22
Tem

İSPANYA’DA MORTGAGE’NİN BALONU PATLADI.

Mortgage’in bayraktarlığını yapan İspanya’da batık mortgage kredi miktarı 1.7 trilyon doları buldu, iflaslar kapıda En büyük mortgage bankası da battı.

Avrupa’nın en hızlı büyüyen konut sektörüne sahip İspanya’da güzel günler geride kaldı. Türkiye’nin özellikle gayrimenkul sektöründe kendisine örnek aldığı İspanya’da konut sektöründe patlak veren kriz ülke ekonomisini tehdit etmeye başladı. Bir zamanlar yaşanan başarı hikâyesini yerinde incelemek için Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın incelemelerde bulunduğu İspanya’da yeni ev satışları geçen yıla kıyasla yüzde 28 oranında düştü. Son 10 yıldan beri ilk defa yeni ev fiyatlarında düşüşler yaşanmaya başlandı. Bu düşüşün gelecek yıla kadar yüzde 20 seviyelerine çıkması bekleniyor.

EKONOMİ ZOR DURUMDA
Son 10 yılda konut fiyatlarının yüzde 500 arttığı ülkede hızla yükselen enflasyon ve işsizlik oranı tüketimin de bıçak gibi kesilmesine neden oldu. Daha bir yıl öncesine kadar yüzde 2 seviyelerinde bulunan enflasyon yüzde 5′in üzerine çıktı. Büyüme oranı ise yüzde 8′lik rekor seviyesinden yüzde 5′e kadar geriledi. Düşüşün gelecek aylarda da sürmesi bekleniyor. Uzmanlar İspanyol ekonomisinin çok zorlu bir sürece girdiğine dikkat çekiyor.

İŞSİZLİK YÜZDE 9′A ÇIKTI
Ülke ekonomisinin motoru durumunda bulunan inşaat sektörünün durmasıyla birlikte buna bağlı birçok iş kolunda işten çıkarmalar başladı. Ülkede işsizlik oranı yüzde 9′la ekon o m i k sıkıntıların y a ş a n d ı ğ ı 1990′lı yıllarda bulunduğu seviyeye yükseldi. İşsizlerin üçte birlik bölümünün inşaat sektöründen geldiği belirtiliyor. OECD’ye göre işsizlik oranı yıl sonuna kadar yüzde 10′u geride bırakacak.

BANKA İFLASLARI KAPIDA
Ancak ülkede asıl sorun mortgage sektöründe yaşanıyor. Ödeme güçlükleri nedeniyle geri dönmeyen mortgage kredilerinin miktarı 1.7 trilyon doları geride bıraktı. Uzmanlar bu rakamın yıl sonuna kadar 2 trilyon dolar seviyesine çıkabileceği uyarısında bulunuyor. Ülkenin en büyük bankalarından Caja Madrid’den yapılan açıklamada bir çok bankanın bilançolarının hızla artan borç yükünü karşılamakta güçlük çekeceği belirtilerek yıl sonuna doğru banka iflaslarının yaşanabileceği uyarısı yapıldı.

TUNALIM…

18
Tem

ASIL SORGULAMA …

       Yazımızın başlığını görenler son günlerin moda kavramı; sorgulamalar hakkında bir şeyler yazacağımızı zannedebilirler. Ama ben mümkün olduğu kadar hukuka intikal eden, eğrisiyle doğrusuyla cereyan eden, yeterince kamuyu meşgul eden kapatma sorgulamaları, Ergenekon soruşturmaları, dışında başka bir sorgulamadan bahsedeceğim.

Bu yazımızda ölümden sonra çekileceğimiz hesap ve sorgulanma üzerinde duracağız. Ahiretteki hesap ve sorgulamalar, dünyadakilere benzemez. Bu dünyada bazen bazı güçleri elinde bulunduranlar maalesef hak hukuk tanımaz davranışlar sergilemekte, çoğu zaman; hak, haklının değil güçlünün yanında tecelli edebilmektedir. Ama ahiret yurdu öyle değildir. Orada; hak, haklının ve doğrunun yanında tecelli eder. Orada biz kulları öyle bir hesap beklemekte ki; dünya hayatında yaptığımız iyilik ya da kötülük her şeyin, hatta zerrenin hesabı görülecektir. Bu gerçek Kutsal Kitabımız Kur’an’da şöylece beyan edilmiştir;
“Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, ‘Ona ne oluyor?’ dediği zaman,
İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükafatını görecektir.
Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir” (Zilzâl suresi 1-8)

Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed(sav) Efendimizin meşhur uyarısı her insanın kulağından ve gönlünden asla silinmemesi gereken; “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” buyruğu, hayatımıza yön vermek için çok önemli bir ölçüdür. İnsanların bu dünyadaki yaşantılarının belli bir ölçü dahilinde olabilmesi için öldükten sonraki hayata ve orada en ince teferruattan(kuran ifadesiyle zerreden) bile hesaba çekileceğine iman etmesi şarttır.
“Her canlı ölümü tadacaktır. Böylece kıyamet günü yapıp ettiklerinizin karşılığı size tam olarak ödenecektir. Orada ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulacak olanlar, gerçek kurtuluşa ermişlerdir. Zira bu dünya hayatına düşkünlük, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir” (Al-i İmran:185).

İnsanoğlunun yaşantısını düzene bindirmesi ve doğru hayat ölçüleriyle yaşaması için bekleme ya da belli bir süre erteleme şansları yoktur. Çünkü ölüm zamanı geldiğinde onu kimsenin erteleme şansı yoktur. Bu gerçek Kur’an’da şu şekilde haber verilmiştir; “… O insanların dünyadaki yaşama süreleri dolduğu zaman bu sonlarını bir an olsun ne geciktirebilirler ve ne de öne alabilirler” (Nahl:61).

Asıl sorgulamanın Allah katındaki sorgulama olduğunu ve bu konuda “hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmemizin”, geride kalan hayatımızı doğru ölçüler etrafında şekillendirebilmek açısından önem arz ettiğinden bahsetmiştik… Dünya hayatının belli bir düzen içinde geçebilmesi ve neticesinde de Allah’ın rızasına kavuşulmasının önündeki engellere takıldığımız takdirde de ziyana uğrayacağımız Kur’an-ı Kerim’de haber verilmiştir;
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan meşgul edip alıkoymasın. Kim böyle yaparsa yani dünya ve şeytan kimi Allah’a ibadet ve itaatten alıkoyarsa ziyana uğrayanlar onlardır. Birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim ne olur beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan hemen şimdi O’nun yolunda harcayın. Ama ölüm vakti geldiği zaman hiçbir kimseye mühlet tanımaz. Allah tüm yaptıklarınızı tam olarak bilir.” (Münafikûn:9-11)

Verilen mühlet bitmeden, ölüm gelip çatmadan; istenilenleri yerine getirmekten başka çaremiz yoktur. Sonradan pişman olmanın çaresi de yoktur.
“Ölümden sonraki hayata inanmamakta diretip, kendi kendilerini aldatanlardan herhangi birisine, ölüm gelip çatınca: “Ey Rabbim beni hayata geri döndür ki, terk ettiğim dünyada belki yararlı bir iş yaparım.” Hayır, bu onun söylediği boş ve anlamsız bir sözden ibarettir. Çünkü dünyayı terk etmiş olanların ardında, yeniden diriltilecekleri güne kadar aşılması imkansız bir engel vardır. Ve kıyamet günü sûra üfürüldüğü zaman, ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır, ne de birbirlerine olup biten hakkında soru sorabileceklerdir. Ve o gün iyi eylem ve davranışları tartıda ağır gelen kimseler, işte kurtuluşa erişecek olanlar bunlardır. Ve kimin de iyilikleri hafif gelirse, işte cehennemde ebedi kalmak üzere, kendi kendilerine yazık edenler de bunlardır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar da, ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak sırıtan dişleriyle kalıverirler. Ve Allah onlara: siz değil miydiniz size ayetlerim okunurken onları yalanlayanlar…” (Mü’minûn:99-105)

İnsanlar genellikle öldükten sonra onları bekleyenleri çok ciddiye almamaktadırlar. Hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar çoktur. Ya da öldükten sonraki hayatı ciddiye alanlar azdır. Yaşanan hayatta karşılaşılanlar bunu teyit etmektedir. Halbuki Kur’an her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar haber vermiştir;
“Allah inkarcılara, yeryüzünde kaç yıl kaldınız ? diye sorar. Onlar da orada bir gün veya bir günden daha az. Bunu zamanı sayanlara ve bilenlere sor diyecekler. Bunun üzerine Allah: orada sadece az bir süre kaldınız. Keşke bunu bir bilseydiniz, dünyaya sarılıp kalmazdınız. Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülemeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn:112-115)
Nefis ve şeytanın, dolayısıyla dünyanın çeşitli oyunları sayesinde yaratılış gayesinden uzaklaşan insanoğlu, şunu mutlaka aklına yerleştirmelidir. “Dünya hayatı bir oyun ve oyuncaktan ibarettir.” Ve mutlaka yaşadığı dünya hayatının her anından, çok ciddi manada hesaba çekilecektir. Nitekim; her lokmadan, her neseften..!

O zaman Kur’an’ın şu uyarısına kulak vermeli ve hayatımızı ona göre şekillendirmeliyiz;
“İnananlar için hala vakit gelmedi mi ki, Allah’ın zikrine ve inen Kur’ân’a karşı saygı duyup yumuşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle, kalpleri katılaşmış çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (Hadid:16)

Dünyanın geçici zevk ve geçici menfaatleri uğruna sonsuz olan ahiret hayatını riske atmanın pek de akıllıca bir iş olduğu söylenemez. Yazımızı yine bu konu hakkındaki Kur’an-ı Kerim ayetleriyle bitirelim;

“Allah’a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddîklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.”
 
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.”
 
“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah’a ve Resûlüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.”(Hadid:19-21)

Asıl sorgulanmanın merkezi olan ahiret yurdu, dünya hayatı ve hesap verme hakkında siz değerli dostlarla bir nefis muhasebesi yapmaya çalıştık. Amacımıza erebildiysek kendimizi mutlu hissedeceğiz. Rabbim, cümlemizi;  asıl sorgulamalardan, yüzünün akıyla çıkıp, hesabını kolay verebilen kullarından eylesin. Amin..!

Uğur Kepekçi–TUNALIM…

18
Tem

AB, TÜRK MİLLETİNE MUHTAÇ OLACAK

 
 
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, ziyarette bulunduğu Karahüyük’te yaptığı konuşmada, “AB, Türk milletine muhtaç hale gelecek” açıklamasında bulundu.

Yurt turunu sürdüren Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, geçtiğimiz günlerde Nasrettin Hoca’nın yaşadığı yer olarak bilinen Karahüyük’e de ziyarette bulundu.

AKP’den istifa ederek BTP’ye katılan Karahüyük Belediyesi’ni ziyaret eden BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’a BTP’li Ovaakça belediye başkanı Ali Garaçoğlu ve parti kurmayları da eşlik etti. Ziyarette, Anavatan Partisi’nin Akşehir eski ilçe başkanı Mehmet Ali İpek Bağımsız Türkiye Partisi’ne katılması münasebetiyle rozet takma merasimi düzenlendi. İpek’in rozetini takan Prof. Dr. Baş, BTP’li Karahüyük ve Ovaakça belediye başkanlarıyla beraber birlik pozu verdi. BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’a büyük ilgi gösteren Karahüyük halkına hitap eden Prof. Dr. Haydar Baş’ın gündeminde Türkiye-AB ilişkileri vardı. Prof. Dr. Baş belediye önünde toplanan kalabalığa yaptığı konuşmasına, “Ben Nasrettin Hoca’yı bu yolda kendisine mürşit kabul etmiş bir kardeşinizim. O’nun bendesiyim. Yani sizlerin en güzel dostlarınızdan biriyim” sözleriyle başladı.

Medeni olan Batı değil, Türk milletidir

BTP Genel Başkanı bu sözlerin ardından yeniden hareketlenen ve gündeme yerleşen Türkiye-AB ilişkilerine değindi. Prof. Dr. Baş, önce Avrupa’nın göbeğinde, Balkanlarda, tam 13 yıl önce yaşanan, binlerce Boşnağın Sırplar tarafından öldürüldüğü Srebrenica katliamını hatırlattı. BTP Genel Başkanı, “O katliamı yapan komutan hala hayatta. Elini kolunu sallıyor. Bu medeni batı dediğimiz dünya da bu adamlara fiske dahi dokundurmuyor ve hesaba çekmiyor” şeklinde konuştu.

Boşnakların bu vahşete seyirci kalanlar hakkında açtığı davanın da reddedildiğini belirten Prof. Dr. Baş, batının medeniyet anlayışına, “Şimdi şu insanlar medeni diyoruz. Allah aşkına siz bana Müslüman Türk’ün altı bin yıllık tarihinde böyle bir katliam yaptığının bir tek örneğini gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. O halde medeni olan batı değil, sizlersiniz” şeklinde dikkat çekti.

Türk milletinin medeniyeti de tevhittir

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, teslis inancına sahip AB, tevhit inancına sahip Türkiye’yi arasına almaz görüşünü tekrarladığı Karahüyük’teki konuşmasında şunları söyledi: “Akidesi tevhit olan Türk milletinin medeniyeti de tevhittir, kültürü de tevhittir, sanatı da tevhittir. Siz nasıl olur da bulanık bir suyla duru suyu bir araya getirip duru tutmaya çalışabilirsiniz? Bu mümkün mü sevgili arkadaşlar? Mümkün değil.”

AB tükendi, çökmeye mahkûmdur

BTP Genel Başkanı konuşmasında AB dönem başkanı Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen Akdeniz için Birlik zirvesine de değindi. Yıllardır tek devlet olma hayali kuran ancak bunu başaramayan AB’nin yeni arayışlara yöneldiğini belirten BTP Genel Başkanı, “kaynakları ve genç nüfusu tükenen AB çökmeye mahkûmdur” şeklinde konuştu ve çok dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Prof. Dr. Haydar Baş şunları söyledi:

“Bu birlik devam etmez. Dağılmaya mahkûmdur. On yıl evvelinden hiç eser yok. Neden yok? Çünkü Avrupa bitmiştir sevgili arkadaşlar. Yer altı kaynaklarını harcadı. Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlarının yaşları ihtiyarladı. Nesil tükendi. Artık Avrupa bundan sonraki dönemde elini açacak, Türk milletinden yardım dilenecek. Bunu kafanıza koyun. Şimdi Türk milletine muhtaç olacak insanların topluluğuna girmek isteyen şu siyasilere nasıl olur da basiret ehli diyebiliriz sevgili arkadaşlarım.”

AB’nin istekleri yerine getiriliyor

BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “bugüne kadar ki tüm iktidarlar gibi AKP hükümeti de sırtını dışarıya dayadı, halkı temsil etmiyor” vurgusunu yaptığı konuşmasında AB’nin isteklerinin iktidar tarafından itiraz edilmeksizin yerine getirildiğinin altını çizdi. Prof. Dr. Baş şunları söyledi:

“Yatıyor kalkıyor, bir de bakıyorsun ki Amerika’da. Yatıyor kalkıyor, bir de bakıyorsun ki, Avrupa’da. Ne diyorlarsa harfiyen onların dediklerini yerine getiriyor. Sizin dediklerinizi mi yapıyor, şu anda iktidar? Yapmıyor. Avrupa Birliği ne diyorsa onu harfiyen yerine getiriyor. AB, “kanunlar değişecek” diyor, değişiyor. “Ceza kanunu değişecek” diyor, değişiyor. “Medeni kanun değişecek” diyor, değişiyor. Öyle değil mi? yanlış mı konuşuyorum? Peki ama sizi hiç düşünen var mı? Siz de “bunlar bizim partimizdir” diyorsunuz. Bunu sakın ha söylemeyin, bunlar sizi temsil etmiyor.
TUNALIM…

16
Tem

TÜRKİYE’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Misyonerlik konusunda Batı ülkelerinin gerçekten Türk toplumunu rahatsız edecek boyutta çalışmaları var mı? yoksa bu biraz evhamdan mı kaynaklanmaktadır? işte bu konuşmada bu soruların yanıtlarını vermeye çalışacağız.

Dinin Toplumsal İşlevleri

Misyonerlik, temelde bir dinsel faaliyet olduğu için dinin toplumdaki fonksiyonları ve sosyolojik açıdan dinin bir sosyal gerçeklik olduğu üzerinde çok kısa durmak istiyorum.

Din, toplumu ayakta tutan aile, ahlak, hukuk, ekonomi, eğitim gibi sosyal kurumlardan birisidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda din kurumu bulunmaktadır. Dinin toplumda başlıca iki fonksiyonu vardır. Bunlardan birisi, toplumda birlik ve bütünlüğü sağlamak, ikincisi ise toplumsal kontrol görevi yapmaktır.

Batı’da sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, sosyolojiyi kurarken “İnsanlık Dini” adı verilen yeni bir din de kurmak istemiştir. Hatta Osmanlı Devleti, Rusya ve İran’a birer mektup göndererek onları bu dine davet etmiştir(Meriç,1984). Çünkü ona göre din, bir concensus yaratarak toplumda birliği ve bütünlüğü sağlar.Yine sosyolojinin kurucularından Durkheim ve Malinowski bireysel hayatlarında agnostik olmalarına rağmen toplumların dinsiz yaşayamayacağını söylemişlerdir(Kızılçelik I, 1994).

Ayrıca birey için doğal bir gereksinim olan din, eski Sovyetlerde bir süre yasaklandığında Rus köylüleri putlara tapmaya başlamıştır(Güngör, 1974).Onun için 1940′larda Hıristiyanlık serbest bırakılarak Rus vatanseverliğinin bir unsuru haline getirilmiştir(Dönmezer, 1978).

Görüldüğü gibi din, bir sosyal kurum ve bir sosyal gerçekliktir. Bireysel olarak dini kabul etsek de etmesek de o, kişisel olarak bizden bağımsız olarak var olmayı sürdürecektir. O halde bize düşen görev, gerek Türkiye içinde ve dışında, dinlerin, ülke zararına ve bireysel çıkarlar için kullanılmasına engel olmaya çalışmaktır.

Misyonerlik nedir?

Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip Türkçe’de görev anlamındadır. Hıristiyanlıkta baba(Tanrı) tarafından gönderilen oğul İsa’nın ve kutsal ruhun görevinden söz edilmektedir(Aydın, 1996).

En yaygın anlamıyla misyon, İncil’i Hıristiyan olmayanlara yaymaktır. Bu sebeple tarih boyunca kilise, rahipler ve Hıristiyan devletlerin hemen hepsi bu kutsal göreve kendilerini adamışlardır. Onun için misyoner bazen bir asker bazen bir doktor bazen bir öğretmen bazen de bir barış gönüllüsü olabilir(Aydın,1996).

Türkiye’de misyonerlik çalışmalarının amacı, önce Türk halkını kendi kültüründen ve inancından soğutmak sonra Hıristiyan yaparak sömürgeci Batılı güçlerin hizmetine sunmaktır(Aydın,2002). Kendi ulusunun inancını korumayan toplumlar, direnme gücünü kaybederek yok olmaya mahkumdur. Bunun acı örneği yine Türklerde görülmüştür. Avrupa’yı titreten Türk komutanı Atilla’nın torunları önce kültürlerini kaybetmiş daha sonra da Hıristiyanlaşarak Batı toplumları içinde eriyip gitmişlerdir. Ne acıdır ki Türkler, Çin’de Çinlileşmiş, İran’da Farslılaşmış, Arabistan’da Araplaşmış kısacası hangi toplum içine girerse orada benliğini kaybedip yok olup gitmişlerdir. Demek ki Türklerde kimliklerini koruyamama gibi bir zaaf söz konusudur.

Ülkesindeki misyonerlik çalışmalarının sonuçlarını Afrikalı bir aydın şöyle anlatır: “Hıristiyanlar ülkemize geldiğinde bizim topraklarımız onların elinde İncil vardı. Bize gözlerinizi yumun dua edin dediler. Gözlerimizi açtığımızda bizim topraklarımız onların olmuş bizim elimizde ise sadece İncil kalmıştı(Baş, 2004).

J. Danielou’a göre misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak. İkincisi o ülkede kiliseler inşa etmek ve onları yaşatacak elemanlar bulmak. Üçüncüsü Hıristiyanlıkla gelişmiş olan Batı uygarlığını aynı göstermektir(Küçük, 1996).

Bana göre bugün misyonerlik, sadece Ortadoks, Katolik ve Protestanların Türkiye’de kiliseler açarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmaları değil Türkiye’nin aleyhine olan ve Batının çıkarlarını korumaya çalışan her türlü dinsel ve din dışı faaliyetleri içerir. Hatta Türk halkının istismardan uzak samimi dinsel inanç ve anlayışına yönelen her türlü saldırıları da bu kapsamda kabul ediyorum. Yalnız din sömürücülerinin çeşitli şekilde eleştirilmelerini bunun dışında tutuyorum.

Atilla İlhan(27.9.2005), 1950′li yıllarda İzmir’de Demokrat İzmir Gazetesinde bir adamla karşılaşır. Adam, Atilla İlhan’a şunları söyler: “DP gericiliği hortlatmaktadır. Atatürk, bütün inkılapları cesaretle yapmıştır. Yalnız eksik bıraktığı bir inkılap vardır. O da minarelere çan taktırmaktır.” Yine Atilla İlhan, basında İslam düşmanlığı yapanların hemen hepsinin dönmeler olduğunu söylemiştir. Nitekim basında Türk halkının inancı olan Müslümanlığa yerli-yersiz saldırmayı adet haline getiren sözde ilerici iki meşhur yazarın Soros vakfından para almış olduğu Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında yer almaktadır. Bu iki yazardan birisi halen ABD’de yaşamaktadır ve her ikisi de dönmedir. Dönme olmaları problem değildir. Çünkü Yeniçeri ocağına alınan ve Osmanlıda büyük hizmetler yapmış olan gayri Müslim insanların çocukları halen bizimle birlikte bu ülkede yaşamaktadırlar.Türkiye’nin aleyhinde olmadıkları takdirde bunların diğer insanlarımızdan hiçbir farkı yoktur. Fakat İslam düşmanlığı altında Türk düşmanlığı yapanları ise hoş göremeyiz.

Bir de bunun karşıtı olarak Türkiye’de İslam severlik adı altında Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Yani deniliyor ki, Müslüman olduğumuza göre Türklüğe gerek yoktur. Nitekim Sayın başbakan İstanbul belediye Başkanlığı sırasında yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Ben dedeme sordum, Türk müyüz, Müslüman mıyız? diye. O bana dedi ki: “Oğlum, yarın öldüğümüzde bize Türk olup olmadığımızı değil, Müslüman olup olmadığımızı soracaklar.” Başbakan bu soruyu dedesine Türkçe sormuştur. Acaba Sayın Başbakan bu sözleri söylerken, Türklüğün bir ırk veya kana bağlı olmayıp bunun kültürle ilgisi bulunduğunu ve dilin de kültürün en temel unsuru olduğunun farkında değil midir? Kaldı ki, sosyolojik anlamda bugün dünyada homojen bir Müslümanlık olmayıp Türk’ün Arabın, Farsın Müslümanlığı anlayışları ve bunu yaşamaları da birbirinden oldukça farklıdır.

Aşağıdaki düşünce veya tutumların misyonerlik kapsamına girip girmediğini sizlerin takdirine bırakıyorum.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Ekim 2004′te “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu” adı ile bir metin hazırladı. Bu metinde yer alan görüşlerden bazıları şunlardır: Lozan’da etnik – dinsel azınlık kabul etmemek hatadır. Türkiye’de yalnız gayrimüslim azınlık yoktur. Bir gün Türkiye’de herkes her dilde yayın yapabilecektir.

Türkiye’de “Türkçe’nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını” söyleyen YÖK başkanı ve “Bizim miladımız Cumhuriyettir”, diyen Milli Eğitim Bakanı. 2004 yılında Akbank sponsorluğunda İstanbul’a bir konferans için çağrılan medeniyetler çatışması tezini ileri süren Huntington İstanbul’a iner inmez “Atatürk ilkeleri 70 yıl geride kalmıştır” demesi. AB yetkililerinin zaman zaman Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engel olarak Türk ordusu ile Atatürkçülük” demeleri. Yine bir AB yetkilisinin Atatürk’ün resimlerinin resmi dairelerden indirilmesini teklif etmesi.

Yine Kıbrıs’ta Rumlar haklı diyen işadamları topluluğu ve Batı’nın çıkarlarını Türkiye’ye karşı savunan mütareke medyası. Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen Mesut Yılmaz ve Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ın yıldızı parlayacaktır, diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın tutumu. Bilgi Üniversitesinde yapılan Ermeni Soykırım Toplantısı’na katılarak ağzını açıp bu konuda tek söz söylemeyen Prof. Dr. Erdal İnönü’nün tutumu. Bilgi üniversitesinde yapılan soykırım toplantısını ayrıntıları ile veren fakat Gazi Üniversitesinde 2005 yılında yapılan taraftarı ve karşıtının yer aldığı “Ermeni Sorunu” Sempozyumu”na gazetelerinde yer vermeyen mütareke medyasının tutumu.

Bütün bunların ne anlama geldiğinin takdirini sizlere bırakıyorum.

Misyonerlerin Türkiye’deki çalışmalarına gelmeden önce Endülüs Emevi Devletinde yaptıklarından çok kısa söz etmek istiyorum. Endülüs’te 800 yıl süren İslam uygarlığından sonra misyonerlerin çalışmaları sonucunda camiler kiliseye döndürülmüş, bir tek Müslüman kalmamak koşuluyla ya katledilmiş ya da göçe zorlanmıştır. Öte yandan Gırnata’da Müslümanların elinde bulunan el yazması eserler şehrin en büyük meydanında yakıldı. Yalnızca Kurtuba’da yakılanlar, 1 milyon civarındadır. 1524 yılında çıkarılan bir fermanla İspanya’da kalan henüz Hıristiyanlığa girmemiş olan Müslümanlardan ya Hıristiyan olmaları ya da ülkeyi terk etmeleri istendi.Buna uymayanların köleleştirilecekleri söylendi. Arapça ve Arap isimleri kullanma, Müslüman kıyafetleri giyilmesi yasaklandı. İspanya’nın her şehrinde, her kasabasında Müslüman aileler teker teker tutuklanarak Cezayir’e gönderilmek üzere gemilere istiflendiler. Bunların çoğu açlıktan, susuzluktan, bitkinlikten yolda öldü. Bu iş için askeri filolar yetersiz kaldığından özel gemiler kiralandı. Kaptanlar Müslümanları taşımak için kişi başına ücret aldılar. Fakat İspanyol limanlarından uzaklaşıp gözle görünmez olunca onları denize atıp geri dönerek yeni yükleme yapmayı daha karlı buldular. Bleda isimli bir köy papazı, 140 bin Müslüman’ı Afrika’ya götürmek üzere olan gemide 100 bin Müslüman’ın bir defada öldüğünü yazar(Baş, 2000).

Misyonerlik Türkiye ve Türklerle Niçin İlgilenmektedir?

1071 yılında Alpaslan’ın Anadolu’nun kapılarını açması ve İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını Batı hazmedememiş ve 1096-1270 yılları arasında 8 defa haçlı seferi düzenlemişlerdir. Artık Avrupa ile ilişkilerde Hıristiyanlık Batı’nın kendisini savunma ideoloji haline gelmiştir. Ayrıca İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması Batı’da büyük yankılar uyandırmış ve böylece Türk düşmanlığı bütün Avrupa’ya yayılmıştır(Timur, 1994).

Prof. Bozkurt Güvenç’(1994)e göre Batı’da Müslüman ile Türk, Türk ile İslam eşanlamlı kabul edilir ve Hz. Muhammed’i “Türk” olarak bilinir. Aynı şekilde Bernad Lewis de Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabında Batı’da, Türk ile Müslüman’ın özdeş kabul edildiğini, yazar.

Hıristiyanlar için Doğu, Tanrı’nın hidayetinden yoksun bir dünyadır(Meriç,1996). Buna göre kiliseye ve Hıristiyanlara düşen görev de dünyadaki Müslümanları ve özellikle Türkleri Tanrı’nın hidayetine erdirmektir.

1699 yılında Sultan II. Mustafa ile Avusturya İmparatoru I. Leopold arasında imzalanan Karlofça Antlaşmasının dili Osmanlıca ve Almanca değil Latince idi. Fransa’da Katolik Kilisesi ayinlerini Latince yapar ve İncilin Dili de Latince’dir(Altındal, 1994).Burada Osmanlı’nın Batı’ya yenilmesinden sonra Batı’nın dinsel dili olan Latince’nin Osmanlı’ya dayatıldığını görüyoruz. Bu, benim dinimin senin dininden üstün olduğunu kabul edeceksin anlamına gelir. İşe tersinden bakarsak bu, Osmanlı’nın yenmesi durumunda antlaşmanın Kur’an dili olan Arapça ile yapılması demektir.

Bu olguya bundan 700 yıl önce yaşamış olan tarih filozofu ve sosyolojinin kurucusu İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “Yenilmiş kavimler, yenmiş kavimlerin din, mezhep, örf, adet, gelenek, giyim ve kuşamlarını alırlar. Çünkü nefis ve kalp kendini yenenlerin üstünlüğüne inanır.”

Batı’ya göre ne Anadolu tarihi ne Osmanlı tarihi ve ne de Cumhuriyet tarihi özgündür. Barbar Türkler ve çağdışı Müslümanlık Anadolu’nun özgün uygarlıklarını yok etmiştir(Altındal,1994).

1950′lerde başbakanlık yapmış olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, 1915 yılında İsviçre’de öğrenci iken ” Mekedonya’da Türk Mezalimi” adlı bir panele katıldığını ve konuşmacılardan birisinin aynen şunları söylediğini kaydeder:”Yeryüzünden hilal kalkmadıkça Hıristiyanlık bütün dünyayı yönetimi altına almadıkça insanlık mutlu olamaz. Hıristiyanlık, Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı, Türkler Altay dağlarının gerisine sürülmelidir”(Küçük, 1996). Aynı şekilde yazar Aytunç Altındal, 1990′larda ABD’de bilimsel bir toplantıya katılır. Avrupa’lı bilim adamlarından birisi, konuşma sırasında şu sözleri söyler: “Türkiye yok edilmesi gereken askeri, siyasi ve ekonomik güçtür”.

Raymond de Lule, “Türkleri kılıçla yenmek mümkün değil o halde İslam felsefesini, Arapça’yı öğrenerek, onların arasına girerek Müslümanlığın gelişmesini durdurmak zorundayız” diyor(Küçük, 1996).

1. İngilizlerin Misyonerlik Faaliyetleri

1806 yılında Osmanlı Devleti’ne gelen İngiliz elçisi Stranford Cannig II. Mahmud’a ve Tanzimat ileri gelenlerine Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını önleyecek telkinlerde bulunarak düşüncelerini 4 madde halinde toplamıştır(Atay, 1971):

1. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalılaşması için İslamiyet’ten ayrılması gerekir.

2. Türkler yenilik yapacak kabiliyette olmadığı için Orta Asya’ya dönmeye mahkumdurlar.

3. Türkiye’nin tek çıkar yolu, Hıristiyanlık anlamında medenileşmesidir.

4. Osmanlı İmparatorluğu için baş muzır İslam dinidir. Bu, Türklerin boşa giden enerjisi üzerinde yatan gerçek bir canavardır.

Son günlerde Batı ülkelerindeki bazı basın organlarının Hz. Muhammed’i terörist olarak göstermeleri, Batı’nın yukarıdaki düşüncelerinden en ufak da olsa uzaklaşmadığını göstermektedir.

Prof. Hüseyin Atay’a göre yukarıdaki 4 madde geçmişte Türkiye’yi parçaladı, gelecekte de parçalamaya devam edecektir. İster istemez Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın düşüncelerine hak vermek zorunda kalıyoruz. Çünkü Avrupa Birliğine Uyum adı altında çıkarılan yasalar sonucu Türkiye’de binlerce kilisenin açıldığı kitle iletişim araçlarında yer almaktadır.

İngilizler 19. yüzyılda Sömürgeler Bakanlığını ihdas ederek Suudi Arabistan’da Vahabilik mezhebini kurdurdular(M. Hadimi, 1996). Vahabilik, hem dinsel hem siyasal olarak Hicaz bölgesinde Osmanlı Devleti’ne bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Vahabi isyanları Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü bozmakla kalmamış aynı zamanda imparatorluğun parçalanmasında katalizör rolü oynamıştır(Vurmay, 2005).

İngilizler, Türklerden bazı satılmış aileler bularak misyonerleri küçüklükten itibaren onların yanında bir Türk çocuğu gibi yetiştirmişler ve bunlardan bazıları cami imamlığı, medrese müderrisliği yapmışlar ve hatta Hariciye Nazırlığına kadar yükselebilmişlerdir. Bunlar arasında Bektaşi tarikatına girip post sahibi olanlar bulunmaktadır.

Fransız Elçisi Angelhard’ın aradaki dini engeli kaldırarak İslam toplumunu Hıristiyan toplumuna yaklaştırmak diye anladığı Tanzimat Fermanı ile bir takım misyonerler, Islahat Fermanı’nın verdiği izinden faydalanarak gayretlerini arttırmış, sokakta ve vapurlarda ve Müslümanlık aleyhine olan yazıları ve İncilleri Müslümanlara dağıtmaya başlamışlar ve birkaç Müslüman’ın Protestan olmalarını başarmışlardır. Bunlar İstanbul hanlarında vaaz ederek Müslümanlar aleyhinde açıklamalarda bulunup küfür ve saldırıda bulunacak derecede cüretlerini ileri götürmüşlerdir(Güngör,1999).

Tanzimat Dönemi sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, papa ile görüşmüş ve kendisinin Hıristiyan olduğu iddiaları öne sürülmüştür. Bilinen bir şey var ki onun döneminde misyonerlik faaliyetleri artmış misyonerler, İstanbul’da Fincancı Yokuşunda bir kilise kurmuşlardır.Bu kilisede çok sayıda insan Protestanlaştırılarak İslam dininden uzaklaştırılmıştır(Baş, 1996).

1710 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanlığı, İstanbul’a ajan olarak gönderdiği casus Humpher ‘e bir kitap vermiş ve bu kitapta misyonerlerin ne yapması gerektiği şöyle anlatılmıştır(Baş, 1996):

1- Sünni ve Şii Müslümanlar arasında birbirine karşı kötümserlik ve kuşku uyandırınız.

2- Müslümanların cehaletini koruyun ve bilgi edinmelerini önleyin.

3- Tembelliği teşvik edin ve çalışmalarını engelleyin. Cenneti rengarenk göstererek dünya için çalışmalarını, çaba sarf etmelerine mani olun.

4- İçki, kumar, fesat ve fuhşu yayın. Domuz eti kullanmayı teşvik edin.

5- Din bilginleri ile halk arasında karşılıklı saygı ve sevgiyi bozun. Bunu hiçbir İngiliz memuru unutmamalıdır. Bu yolda iki iş yapılmalı

a) Din bilginlerine iftira etmek,

b) Din bilginleri arasında sömürgeler bakanlığının memurlarını din alimi kisvesi altında yerleştirin.

6- Baba oğul arasına nifak sokarak, birbirleriyle çatışmalarını sağlayın.

7- Müslüman kadınların edepli giyinmelerine engel olun. Ajanlarımız gençleri gayri meşru ilişkilere teşvik etsin, Hıristiyan kadınlar çıplak giyinerek gezsinler ve böylece Müslüman kadınlar onları taklit edeceklerdir.

8- Müslümanların elinde bulunan Kuran hakkında şüphe uyandırın. İçinde eksik veya fazla bulunan kuranlar basın. Kur’andaki bazı ayetlerin değiştiğini ve Kur’anın eksik olduğunu iddia edin. Ne yazık ki bu inanç, misyonerlerce Anadolu Alevilerinin bazılarına benimsetilmiştir

9-İslam ülkelerinde çok sayıda kilise açınız.

10- İçki, kumar ve fuhşu öyle yaymalıyız ki genç nesil dinden tamamen uzaklaşsın. Devlet adamları, esnaf ve güçlü kişilerin peşine güzel Hıristiyan kadınlarını takmalıyız. Bu güzel yüzlü dilberleri onların toplantılarına sokmalı böylece siyasi ve dini güçlerini kaybetsinler, halk onlara kötü gözle baksın, haklarında kötü düşünsün, İslam dinine duydukları inanç azalsın.

11- İslam ülkelerinin tarımlarını ve diğer gelir kaynaklarını ortadan kaldırmalıyız,

12- Halk arasında esrar ve diğer uyuşturucu madde alışkanlığını arttırmalıyız.

13-Müslümanlarda ırkçı ve aşırı milliyetçi duyguları kamçılayın. Onların kendi dil ve kültürlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarını engelleyin. Nitekim Almanların Türkiye’deki bazı Türkçü derneklerle Almanya’da faaliyet gösteren Kaplancı gibi dinsel grupları destekledikleri bilinmektedir. Yine Türkiye’de bazı tabelaların İngilizce yazıldığını biliyoruz. Bu da bir çeşit kültür misyonerliği olsa gerektir.

2. Yabancı Okulların Misyonerlikle İlişkisi

Osmanlı Devletinde Tanzimat döneminde 108′i Abdülhamit döneminde olmak üzere 392 yabancı okul açılmış ve bunlar yabancı dilde eğitim yapmışlardır(Akyüz, 1997).

1914′te Osmanlı Devletinde 600′den fazla Fransız, 500 ABD ve İngiliz okulu, 200 İtalyan, 60 Rus, 25 Alman okulu vardı. Fransızların dinsel ve laik okulları bütün Anadolu’yu sarmış durumdaydı. O dönemde Müslüman ailelerin çocukları bu misyoner okullarından yetişti. Bunlar arasında Hıristiyanlığa dönenler oldu. Halk İzmir’e “Gavur İzmir” demeye başladı(Altındal,1994). Çünkü Osmanlıların son döneminde bugün olduğu gibi yabancılara bina ve toprak satışı serbest olduğu için İzmir’de Hıristiyan sayısı Müslüman sayısını geçmişti.

Batılı devletler, Osmanlı ülkesinde açtıkları misyoner okulları vasıtasıyla Greyoryan mezhebinden olan Ermenileri Protestan mezhebine döndürmek için çalışmalar yapmışlardır. Bu konuda Osmanlı Ermenilerini eğiterek Hınçak ve Taşnak Örgütlerinin kurulmasını ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan, baskın ve suikast yapmaları için maddi ve manevi olarak desteklemişlerdir(Özbay,2005). Şimdiki Ermeni sorununu yaratan bunlardır. Bugün hala bunun sıkıntısını çekiyoruz.

Bu okullarda okuyan bazı öğrenciler Hıristiyan olmuşlardır. Bunun üzerine 1924 yılında 40′a yakın İtalyan ve Fransız okulu kapatılmıştır. Yine Bursa Amerikan Kız Koleji, Hıristiyanlık propagandası yapıldığı gerekçesi ile 1928 yılında bizzat Atatürk tarafından kapatılmıştır(Sezer,1994).

Osmanlılar Yeniçeri Ocağına Hıristiyan çocuklarını alıyor, bunları eğitip Müslüman yaptıktan sonra tekrar Batı’ya atalarına karşı savaştırıyorlardı. İşte Batılılar da Misyonerlik faaliyetleri ile bağlantılı olan yabancı okullarla bu misyonu yerine getirmeye çalışmışlardır. Nitekim Ermeni taraftarı toplantının Boğaziçi Üniversitesi gibi yabancı dille eğitim yapan bir devlet kurumunda yapılmak istenmesi tesadüfi olmasa gerektir. Ayrıca bu toplantıya katılanların neredeyse tamamına yakını yabancı dille eğitim yapan misyoner okullarından yetişmişlerdir. Ayrıca Türkiye’nin Batılar tarafından 2000 ve 2001 yıllarında ekonomik krize sokulmasının öncesindeki 3 başbakanın(Yılmaz, Çiller, Ecevit) da yabancı okul(Alman Lisesi ve Robert Kolej) mezunu olması acaba rastlantısal mıdır? bilmiyorum. Ben şahsen kötü niyetli olabileceklerini düşünmek istemem fakat aldıkları yabancı eğitim ve kültür dolayısıyla en azından kafalarının karışık ve Türkiye’nin gerçeklerinden habersiz olabilecekleri aklıma geliyor.

3. Fener Rum Patrikhanesinin Misyonerlik Çalışmaları

Trabzon’da 20-28 Eylül 1997 tarihleri arasında Fener Rum Patrikhanesi tarafından “Din-Bilim ve Çevre ” konulu sempozyum düzenlenmiştir. Sempozyum komitesinin dağıttığı haritalarda Karadeniz Pontus Gölü olarak gösterilmekte, başta Doğu Karadeniz olmak üzere Karadeniz’deki yerleşim birimlerinin isimleri Rumca yazılmış ve Trabzon ise Trapezus olarak adlandırılmıştır(Baş, 2000).

Trabzon’a gelen Yunan gemisinin adı Venizelos olup içinde yüzlerce papaz ve yerli işadamımızla birlikte Fener Rum Patriği Barthelemeos bulunmaktadır. Karadeniz sahilini tamamen Yunanistan toprağı olarak gösteren haritayı bizzat Patrik kendi elleri ile dağıtmıştır(Baş, 2000).

Son yıllarda Türkiye’ye gelen Batı’lı devlet başkanları Patrikhaneyi ziyaret etmeyi bir gelenek haline getirmişlerdir. Bunlar arasında Almanya Cumhurbaşkanı Yuhannes Rau, ABD başkanı Bill Clinton da bulunmaktadır (Baş, 2000).

Bundan bir iki sene önce Amerikan Elçisi Erich Edelman’ın devleti adına bir resepsiyon vermek istediğinde bastırdığı davetiyede İstanbul Rum Patrikliği’ni Ekümenlik olarak gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri bu sebeple resmi görevlilerin bu resepsiyona katılmamalarını istedi. Bunun üzerine Edelman, “Canı isteyen gelir, canı istemeyen gelmez” gibi küstahça bir açıklama yaptı.

4. Katolik Kilisesinin Misyonerlik Çalışmaları

Katolik Kilisesi Ortaçağlarda çok sayıda haçlı seferi düzenlediği gibi Müslümanlığın önderi olarak kabul ettiği Türkleri yok etmek için Türk vergisi de toplamaya başlamıştır. Tuz vergisi diye anılan bu vergi, ekmek ve tuz gibi zorunlu ihtiyaçları gidermek için alış veriş yapıldığında bile alınmıştır. Bu da Batılılardaki Türk düşmanlığının korkunçluğunun boyutlarını bize anlatmaktadır.

1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsilinin kararları arasında diyalog yer alıyor. II. Vatikan Konsilinin kararında şöyle deniliyor: ” Kilise, misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir(Küçük, 1996)

Katolik Kilisesi, Türkiye ve Avrupa’da İslamiyet’i araştırmak için 1978 yılında SRI diye bilinen “İslami İlişkiler Dairesi”ni kurmuştur(Altındal, 1994). Prof. Dr. Mehmet Kaplan(1960)’a göre Avrupa’da İslamiyet ve Türkoloji alanındaki çalışmaların sayısı, Türkiye’deki ve İslam dünyasındakinden fazladır. Oysa Batı ülkelerinde yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve İslam Dünyası öğrencilerinin Hıristiyanlık üzerine tez yapmalarına dahi izin verilmemektedir(Yıldız, 1974).

Vatikan ve Kiliseler Birliği Örgütü Lideri ve Dinlerarası Diyalog Komitesi Üyesi Louis Massignon misyonerler zirvesinde şu konuşmayı yapmıştır(Özfatura, 2003): ” Müslümanların her şeyini bozduk ve mahvettik. Onların milli ve manevi değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık, İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye inanmıyor. Son yıllarda Müslüman görünen bazı ilahiyatçılara 14. asırlık dinlerini itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha da kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.” Nitekim bununla ilgili olarak televole ilahiyatçılarının “horozdan kurban kesmek, cinsel ilişki ile oruç açmak” gibi Anadolu İslam anlayışı ile bağdaşmayacak konuları mütareke medyasında dile getirdiklerini biliyoruz.

Kendisi Lübnanlı Hıristiyan Arap bilim adamı olan ve ABD’de yıllarca öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2003 yılında vefat eden Edward Sait de misyoner Massignon’un konuşmasını ” Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin giriş kısmına almıştır. Bunun Hıristiyan bir bilim adamı tarafından da dile getirilmiş olması inandırıcı olması açısından önemlidir.

Ayrıca 24 Aralık 1999′da Papa II. Paule bin yıl hedefini vermek üzere bir “milenyum mesajı” yayınlayarak şunları söyledi: ” Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır(Demir, 2005).

Kardinal Achilli Silvestrini, Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, ” Kendi bağımsızlığı için mücadele veren herkese siyasal sığınma hakkı tanınmalıdır” dedi. Kardinal, Kürt sorununun yalnızca Türkiye ile İtalya arasında bir sorun olmayıp Avrupa’yı ilgilendiren uluslar arası bir konu olduğunu vurguladı(Baş, 2000).

Öcalan, Papa’ya bir mektup yazarak şunları söylemiştir: “Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir”(Baş, 1996)..

Katoliklerin “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan, Arap ve Kürtler ait olduğu dile getirildi(Baş, 2000). Demek ki Katolik Kilisesine göre, Anadolu herkesin ülkesi fakat Türklerin ülkesi değil.

Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonu Başkanı Achille Silvestrine bir açıklama yaparak ” Vatikan’nın PKK’yı ve onun başını desteklediğini” açıkladı(Baş, 2000).

5. ABD’nin Misyonerlik Çalışmaları

Amerikan misyonerlerinin 1880 tarihli raporlarında “misyoner faaliyetleri için Türkiye, Asya’nın anahtarıdır” denilmektedir(Küçük, 1996).

Öte yandan ABD’li askeri stratejist Barry Rubin, İslam’ın yükselen sesinin komünizme karşı yürütülecek strateji için kullanmanın yolları araştırmalıdır, demiştir(Başkaya, 1991). Soğuk savaş döneminde ABD’nin stratejisi yeşil kuşak projesi olmuştur. Bu proje gereğince ABD Türkiye’de İmam-Hatip liselerinin kasabalara kadar yayılmasını sağlamıştır. 1990′lardan sonra Sovyet blokunun çökmesinden sonra artık bu okullara ihtiyaç kalmadığı için ve hatta Batı kendisine yeni bir düşman arayıp da bunu İslam olarak tayin ettikten sonra 1998 yılında İmam-Hatip Liselerini sayıları bıçakla keser gibi azaltılmıştır. Bunun kanıtı, 1994 yılında yapılan NATO toplantısında dönemin İngiliz Başbakanı Teacher’ın, “Sovyetler çöktü, bize bir düşman lazım, bundan sonraki düşmanımız İslam’dır”, demesidir. Türk delegesinin itirazı üzerine de “Bizim düşmanımız kökten dinci Müslümanlardır” diye tevil etmek istemiş fakat inandırıcı olamamıştır. Ayrıca ABD Başkanı Bush, ABD’nin Irak’ı işgal edeceği günlerde yaptığı bir konuşma sırasında “Haçlı seferleri başlamıştır” demiştir. ABD’de yaşayan İslam topluluklarının tepkisini çekmemek için bundan sonra katıldığı bazı toplantılara Müslüman imamları da götürmeye başlamıştır.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Dinsel Özgürlük Raporu, Türkiye’de İslam dışı bütün dinlere özgürlük verilmesini destekliyor. Bu rapora göre Türkiye’de yaklaşık 1110 misyonerin, Hıristiyanlığı yaymak için çalıştığı fakat bunun engellediği söz konusu edilmekte ve bütün engellerin kaldırılması istenmektedir(Özkan,2005). Fakat ilginçtir, bundan birkaç ay önce Brüksel’de “Kültürlererası Diyalog Toplantısı” yapılır. Bu toplantıda konuşan Türk Yahudi Hahamı ve Ermeni Patriği Türkiye’de kendilerine dinsel herhangi bir baskı yapılmadığını söylemişlerdir. Yalnız Ermeni Patriği sadece vakıf mallarının kullanılması ile ilgili bir sorun olduğunu onun da görüşmeler yoluyla çözümlenebileceğini ifade etmiştir.

2003 kasım ayında bir ABD’li general ülkesindeki bir kiliseyi ziyaret edip bir açıklama yaparak şunları söyledi: “Müslümanlar, putperesttir.” Daha sonra ABD’li yetkililer bu onun kendi görüşüdür, diye bir açıklama yaptılar.

Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Osman Tığraklı(2005) şunları yazıyor: “ABD yönetimi Türkiye’yi uyararak Cuma hutbelerinde camilerde okunan “Hiç şüphesiz hak din İslam’dır” ayetinin okunmamasını istemiştir.” Yine AB Daimi Komiseri Kretschmer, “Hak din İslam diyemezsiniz, İslam’ın en son ve en olgunlaşmış bir din olduğunu söyleyemezsiniz” demiştir(Sevinç, 2006).

Sorbon Üniversitesinde felsefe doktorası yapan ve halen Kahire Üniversitesinde Felsefe Bölüm Başkanı olan Hasan Hanefi(2004)’ye göre “ABD, hayattan elini eteğini çekmiş Amerikancı bir İslam istiyor.” Yazar İlhan Selçuk, Cumhuriyetteki bir yazısında şunları yazar: “ABD’nin anlayışına göre ılıman İslam olmak gerekir. Bir insan gerçek ve samimi bir Müslüman olursa o zaman kökten dincidir ve ABD için tehlikelidir.”

Amerikan News Week dergisi 1993 Şubat ilk haftasında yayımlanan sayısında “İslamcı militanları ABD, İsrail ve Arap ülkelerinin desteklediğini ortaya çıkardı. Şimdi de “korkuyorlar” yorumunu yaptı. Hamas’ın ABD’den yönetildiğini, örgüt militanlarının Arap ve ABD’den emir ve para aldıklarını ve İsrail’in de İslamcı gruplarla eskiden beri ilişki içinde olduğunu belirtti.

Türkiye’de de 1925 Şeyh Sait ayaklanması İngilizlerin kışkırtması ile gerçekleşmiştir. Ayrıca Bazı dinsel grupların Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından desteklendiğini Türkiye’de pek çok kişi bilmektedir.

Yazar Arslan Bulut(27.4.2005)’a göre ABD yetkilileri özellikle Ilıman İslam adı altında Türkiye’de İslamiyet’i Protestanlaştırmak istemektedir. Nitekim ABD Büyükelçisi Adelman “21. yüzyılda ABD’nin en büyük girişimi, İslam’da reform stratejisidir” demiştir. Bunun Cuma namazını pazara almak, kadınlara imamlık yaptırmak gibi örneklerini ABD’deki Müslümanlar arasında sergilemeye başladılar. Yine 2005 yılı içinde “Amerikan Board” adlı Amerikan Misyoner Örgütü üyesi olan ve aralarında AKP’li Cüneyd Zapsu’nun karısının da bulunduğu bir grubun, İstanbul’da bir camide, Anadolu İslam anlayışına aykırı olarak kadınla erkek yan yana ve başı açık namaz kıldıkları basında yer aldı.

6. Dinlerarası Diyalog

Türkiye’de bazı dinsel gruplar ve hatta Türkiye’deki bazı İlahiyat Fakülteleri öğretim üyeleri de diyalog içinde yer almaktadırlar. Türkiye’de diyalogculuğun öncüsü, Fethullah Hoca diye anılan Fethullah Gülendir.Gülen Cemaatı, Abant Toplantılarını düzenlemektedirler. Bunu kimlerle ve nasıl yaptıklarını biraz sonra göreceğiz.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur’anı açıklamak için İncil’i referans gösteren bir kitap yazmıştır. Adı geçen öğretim üyesi yazılarını Gülen cemaatının yayın organı olan Zaman Gazetesinde yazmaktadır. Bir defa Kur’anın açıklanması için İncil’e ihtiyaç olmadığını, Müslümanlık hakkında biracık bilgiye sahip ve inancı bütün olan buluğ çağına ermiş her Türk çocuğu bunu bilir ve kabul ederken bu İlahiyat hocası acaba ne yapmak istemektedir?

Bir diğer ilahiyatçı emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Beyza Bilgin, TRI’deki bir programda cami ile kilise ile arasında diyalog yaptığını söylemiştir. Yüzyıllarca Türkiye’de Müslüman ve Hıristiyanlar bir arada dostluk içinde yaşamaktadırlar. Arada bir sorun yokken, emekli ilahiyat profesörünün cami ile kilise arasında diyalog yapmaya çalışması, eskilerin deyimiyle biraz abesle iştigal değil midir? Böyle değilse bu hocanın amacı nedir?

Eğer diyalog ülke dışında yaşayan papazlarla ve kiliselerle yapılacak ise, diyalogun olabilmesi için diyalog kuracağınız kişi, grup veya kurumların sizin varlığınızı kabul etmeleri gerekir.Müslümanlar, inançları gereği Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul ederlerken Hıristiyanlar, Müslümanlığı bir din olarak bile tanımamaktadırlar. Örneğin meşhur filozof Hegel, İslamiyet’i yeni bir din değil de doğrudan doğruya Yahudiliğin bir devamı olarak görür. Onun bu görüşlerinde Hıristiyanlığın etkisi vardır(İzzetbegoviç,?). Yine meşhur sosyolog Weber, sosyologun çalışmalarında kendisini değer yargılarından kurtarması gerektiğini söylerken, kendisi buna uymayarak İslam dinini bir çöl dini olarak değerlendirmektedir(Freyer, 1968).

Şu halde sizin varlığını reddedenlerle nasıl diyalog kuracaksınız? Hıristiyanlar, aslında diyalog adı altında monolog istemekte, kısacası “ben konuşayım sen dinle, sen dininden vazgeç, benim dinimi benimse” demek istemektedirler.

Zaten Kur’an’da da Hz. Muhammet’e hitaben bir ayette de şöyle denilmektedir: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmayacaklardır”(Bakara: 120).

Diğer bir ayette “Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanlara, “Yahudi ve Hıristiyan olunuz ki doğru yolu bulasınız” dediler”(Bakara: 135). Bugünkü Hıristiyanlar da aynı şeyleri söylemiyorlar mı ve bu maksatla Türkiye’de kiliseler açıp misyonerlik yapmıyorlar mı?

Prof. Dr. Haydar Baş(1996)’a göre Dinlerarası Diyalogla ilgili olarak 1998-1999′da yapılan Abant toplantılarına her ne kadar tıkanma noktasındaki Türkiye’nin önünün açılması şeklinde bir amaç konmuşsa da, alınan kararlar İslam dinin akli yorumlarla yeniden ele alınması ve diğer dinler karşısında yeni bir pozisyona sokulması şeklinde ortaya çıkmıştır.

Abant Toplantılarından bir diğeri 19-20 Nisan 2004 tarihinde Amerika’nın John Hopkins Üniversitesinde Başkan Bush’un himaye ve desteğinde yapıldı. Bu toplantının onur konuğu Fethullan Gülen’di. Yazar Ruşen Çakır 2004)’a göre ABD Dışişleri Bakanı da Toplantıya Çağrıldı. Toplantıya Çağrılan Bazı İsimler: Siyasetçiler ve Diplomatlar: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanları Mehmet Aydın ve Ali Babacan, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu, Temsilciler Meclisi üyesi Robert Wexler, CHP Milletvekili Kemal Derviş, emekli büyükelçiler Morton Abramowitz, Gündüz Aktan, Nelson Ledsky, David Mack, Mark Parris, Özdem Sanberk. Öğretim Üyeleri: Fouad Ajami, John Esposito, John Voli, Augustus Richard Norton, Henri Barkey, Dale Eickelman, Cornell Fleischer, Hussain Haqqani, Mete Tuncay, Sabri Sayarı, İlber Ortaylı, Mithat Melen, Süleyman Seyfi Öğün. Araştırmacılar ve Gazeteciler: Graham Fuller, Bülent Alirıza, Ali Bulaç, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Alan Makovsky, Cüneyt Ülsever, Ruşen Çakır, Şahin Alpay, Zeyno Baran

Bu toplantıya İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos(2004)’da bir mesaj göndererek şunları söylemiştir: “..Atatürk’ün çağdaş medeniyet düzeyine ulaştırma düşüncesi çok etkileyicidir. Türkiye’de Hıristiyan, Müslüman ve Musevi hoşgörü ve diyalog atmosferinde bir arada yaşamaktadır. Fethullah Gülen 10 yıldan fazladır, kendisine inananları, İslam ve bütün diğer dinler arasında diyalogun gerekliliği konusunda eğitmiştir.” Bugüne kadar Fener Rum Patriği Bartelemeos, içeride ve dışarıda Türkiye’nin lehine hangi faaliyette bulunmuştur? bilen varsa söylesin, öğrenelim. Bartelemeos, Trabzon’da Karadeniz’i Yunanistan’da gösteren haritalar dağıtacak kadar cüret sahibidir. Acaba bu Fethullah Gülen aşkı, nereden kaynaklanmaktadır?

Aynı yıl Brüksel’de yapılan diğer Abant toplantısına katılanlar : Nilüfer Göle, Ahmet İnsel, Eser Karakaş, İlkay Sunar, İlter Turan, Mithat Melen, Niyazi Öktem, Kenan Gürsoy, Mehmet Altan, M. Ali Kılıçbay, Bekir Karlığa, Işıl Karakaş, Doğu Ergil, Ş. Ali Tekalan, Ömer Çaha, Ziya Öniş, Emin Köktaş; Dışişleri Bakanlığı’ndan Büyükelçi Murat Bilhan, emekli büyükelçi Gündüz Aktan; medya dünyasından Nazlı Ilıcak, Cengiz Çandar, Gülay Göktürk, Ali Bulaç, Fehmi Koru, Cüneyt Ülsever, Oral Çalışlar, Amberin Zaman, Hırant Dink, Murat Keskin, Erhan Başyurt, Güler Kömürcü; iş dünyasından İhsan Kalkavan, Ayhan Bermek, Rızanur Meral, Mehmet Demir, Tevfik Yamantürk, Eşref Ünsal, Mustafa Çıkrıkçıoğlu, Mustafa Günay, İlhan İşbilen. Toplantının onur konukları; Mehmet Sağlam, Ali Müfit Gürtuna, Lütfullah Kayalar. Organizasyonu yapan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ve yardımcıları Cemal Uşşak, Faruk Tuncer, E. Tufan Aytav, Salih Yaylacı ile İsmail Konuk(Gülerce, 2004).

Brüksel’deki Abant Toplantısı Avrupa Parlamentosu binasında yapılmıştır. Toplantıda konuşma yapanlar arasında ilginç isimler var. Katolik Prof. Rik Torfs, Avrupa Parlamentosu Enformasyon Bürosu Direktörü P. Thomas, Yunan Ortodoks Kilisesi Fransız Metropolitanı E. Adamakis, Türk Ermeni Ortodoks Patrikhanesi temsilcisi S. Mashalian, Ermeni soykırımı yapıldığını açıkça savunan Eser Karakaş, Almanya Protestan Kiliseleri Birliği Brüksel Temsilcisi Sabina Zanthier, Firenze Üniversitesi’nden Katolik Prof. Margiotta Broglio, Fener Rum Ortodoks Patrikliğini temsilen Fransa Metropoliti Emmanuel Adamakis….Toplantıya bir mesaj gönderen, Fethullah Gülen, “Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet hedefinin Avrupa Birliği vesilesiyle yeni bir noktaya geldiğini” söyledi(Bayraktar, 2004). Burada bir yoruma ihtiyaç yok diye düşünüyorum. Çünkü bu toplantıda kimlerle kimlerin bir araya geldiğini gördüğümüzde her şey ortaya çıkmış olmaktadır.

9. Abant Toplantısı Katılımcı Listesi (2005)

Dokuzuncusu bu yıl Erzurum’da düzenlenen Abant Platformu toplantısının seçkin katılımcıları şöyle sıralanıyordu:

A. Nuri Yurdusev, Prof. Dr.
Abdulkuddus Bingöl, Prof. Dr.
Ahmet İnam, Prof. Dr.
Ali Bulaç, Gazeteci-Yazar
Ali Erbaş, Prof. Dr.
Ali Murat Yel, Yrd. Doç. Dr.
Ali Osman Gündoğan, Prof. Dr.
Alpaslan Açıkgenç, Prof. Dr.
Asri Çubukçu, Prof. Dr.
Bekir Karlıağa, Prof. Dr.
Belkıs Gürsoy, Prof. Dr.
Beşir Gözübenli, Prof. Dr.
Bülent Aras, Doç. Dr.
Elisabeth Özdalga, Prof. Dr.
Emre Aköz, Gazeteci-Yazar
Erol Battal
Gülcan Bostancı
Hakan Poyraz, Prof. Dr.
Halil Cin, Prof. Dr.
Hamza Aktan, Prof. Dr.
Hasan Seçen, Prof. Dr.
Hasan Tahsin Fendoğlu, Prof. Dr.
İbrahim Canan, Prof. Dr.
İbrahim Hakkı Aydın, Dr.
İbrahim Özdemir, Prof. Dr.
İlyas Üzüm, Dr. İSAM
İsmail Doğan, Prof. Dr.
İsmail Hakkı Aydın, Prof. Dr.
Kenan Gürsoy, Prof. Dr.
Korkut Tuna, Prof. Dr.
Lütfullah Cebeci, Prof. DR.
M. Ali Kılıçbay, Prof. Dr.
Mahmut Erol Kılıç, Prof. Dr.
Mahmut Tezcan, Prof. Dr.
Mehmet Gündem
Metin Bonsak, Dr.
Muhammet Akar, Av.
Mustafa Armağan
Mustafa Yıldırım, Prof. Dr.
Müberra Balcı, Öğr. Gör.
Naci Bostancı, Prof. Dr.
Naci Okçu, Prof. Dr.
Nazlı Ilıcak
Necdet Sakaoğlu, Prof. Dr.
Necdet Subaşı, Yard. Doç. Dr.
Necmettin Tozlu, Prof. Dr.
Nşet Toku, Doç. Dr.
Nil Sarı, Prof. Dr.
Niyazi Öktem, Prof. Dr.
Osman Senemoğlu, Prof. Dr.
Ömer Şenol Dane, Prof. Dr.
Recep Öztürk, Prof. Dr.
Sadık Kılıç, Prof. Dr.
Sadri Şen, Prof. Dr.
Said Başer, Yard. Doç. Dr.
Sırrı Akbaba, Prof. Dr.
Sıtkı Aras, Prof. Dr.
Sinan Yapıcı, Prof. Dr.
Suat Yıldırım, Prof. Dr.
Tahsin Görgün, Doç. Dr.
Yasin Aktay, Doç. Dr.

10. Abant Toplantısı (Paris) Katılımcı Listesi: Türkiye (2006)

10. Abant Toplantısı Paris’te toplanmasına rağmen Türkiye’den katılım oldukça fazlaydı. Toplantıya Türkiye’den katılan katılımcıların isimleri ve ünvanları ile birlikte halen görev yapmakta oldukları kurumları aşağıda alfabetik sıralı olarak bulacaksınız.

KATILIMCI LİSTESİ

Ahmet İnsel, Prof. Dr., Galatarasay Üniversitesi / Birikim Yayınları
Ahmet Sever, Başbakan Danışmanı / TRT
Ali Bayramoğlu, Gazeteci - Yazar, Yeni Şafak
Ali Bulaç, Gazeteci - Yazar, Zaman Gazetesi
Ali Erbaş, Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi
Ali Yasar Sarıbay, Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi
Alper Tan, Kanal A
Ariane Bonzon, Fransız Arte Televizyonu
Asaf Savaş Akat, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi
Ayhan Kaya, Doç. Dr., Bilgi Üniversitesi
Ayşe Kadıoğlu, Doç. Dr., Sabancı Üniversitesi
Ayşe Sucu, Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı

TUNALIM……Alıntı:Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu
_________________

15
Tem

ABD de BÜYÜK EKONOMİ KURTARMA OPERASYONU

5.3 trilyon dolar kredi yükü taşıyan iki dev için ABD’de büyük kurtarma operasyonu

 
 
 
 

 

Mortgage krizi sonrasında büyük yara alan ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac için büyük bir kurtarma operasyonu başlatıldı.

Üç seçenekli operasyon kapsamında FED ek sermayeye ihtiyaçları olması durumunda iki şirkete kredi desteğinde bulunabilecek. Hazine de gerekli olması durumunda tarihte ilk kez bu iki şirketten hisse satın alabilecek.

ABD Merkez Bankası (FED) ve Hazine, mortgage krizi sonrasında büyük yara alan ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac için büyük bir kurtarma operasyonu başlattı. FED ek sermayeye ihtiyaçları olması durumunda iki şirkete kredi desteğinde bulunabileceğini açıklarken, Hazine Bakanı Henry Paulson da gerekli görülmesi durumunda daha önce hiç yapılmamış olmasına karşın bu iki şirketten hisse satın alabileceklerini ifade etti.

3 seçenekli operasyon

Amerika’de ödenmemiş tüm konut kredilerinin yarısına denk düşen 5.3 trilyon dolarlık borcu elinde bulunduran Fannie Mae ve Freddie Mac adlı şirketler Amerika konut sisteminde kilit rol oynuyor. Hazine ve hükümet de Beyaz Saray’ın desteğiyle bu iki finans kuruluşunu kurtarmak için 3 seçenekli bir operasyona hazırlanıyor. Amerikan Hazine Bakanı Henry Paulson’ın açıklamalarına göre birden çok seçeneğin de aynı anda devreye girebileceği plan şu şekilde işleyecek:

İlk seçenek olarak Hazine, Fannie Mae ve Freddie Mac’e açtığı 2.25 milyar dolarlık kredi sınırını üste çekecek.

Hazine, limit artırımının yanısıra ihtiyaç halinde iki şirketten de hisse alabilmesi için geçici bir izne sahip olacak. Kongrenin onaylaması durumunda verilecek bu iznin süresi ise 18 ayı bulacak.

Planın son seçeneğinde de FED acil finansmanını genişleterek Fannie Mea ve Freddie Mac’e indirimli kredi desteğinde bulunacak. FED ayrıca krizin aşılmasının ardından iki kuruluşun gelecekte uygulayacağı regulasyonların belirlenmesi konusunda da aktif olarak çalışacak.

Bush’tan kongre talimatı

Fennie ve Freddy Mac’in güçlenmesinin mali sistemde istikrarın ve güvenin sürmesi için çok önemli olduğunu ifade eden Henry Paulson “Özellikle konut sektöründe piyasa düzeltme çalışmalarımızın sürdüğü bu günlerde şirketlerin desteği büyük önem taşıyor” dedi. PaulsonBeyaz Saray’dan da destek gördü. Başkan George Bush, Paulson’a planın onaylanması için kongre ile çalışması talimatı verdi.

Tasarı bu hafta onaylanır

Henry Paulson’ın önerisinin kongre tarafından bu hafta görüşülüp onaylanması bekleniyor. Hazırlanmış bir yasa teklifinin içine entegre edilecek.

Merrill Lynch: Zararları 72 milyar doları bulabilir

MERRILL Lynch, Fannie Mae ve Freddie Mac’in toplam 72 milyar dolar zarara uğramalarının beklendiğini açıkladı. Fannie’nin mevcut portföyünde yaklaşık 43 milyar dolar, Freddie’nin ise 29 milyar dolar olmak üzere toplam 72 milyar dolar zarara uğramalarının beklendiğini belirten Merrill Lynch, iki şirketin gelecek birkaç yıl boyunca artan zararlar yazacağı tahmininde bulundu. Merrill Lynch tarafından yapılan açıklamada kredi zararlarının sermaye kaybına yol açabileceği belirtilen şirketlerin gelecek birkaç çeyrek döneminde yeterince sermayeye sahip göründükleri de ifade edildi. Kredi zararlarının hisselere baskı yapmayı sürdüreceği beklentisiyle fiyat hedefi düşürülürken endeks altında getiri notu korudu.

Citigroup: Güven krizi var ama devletleştirme olmaz

CITIGROUP, kurtarma operasyonuyla birlikte Freddie Mac hisselerinin fiyat hedefini 36 dolardan 16 dolara düşürdü. Ancak “al” tavsiyesini korudu. Fannie Mae’nin fiyat hedefini 41 dolardan 21 dolara çeken Citigroup, iki şirketin devletleştirilmesini beklemediğini, şirket hisselerindeki hızlı satışların önemli bir temel değişiklikten çok “güven krizi” kaynaklı olduğunu belirtti. Ayrca, iki şirketin de kısa vadede sermaye artırım baskısı altında olmadığını söyledi.

Obama, Paulson’ı iki konuda uyardı

HENRY Paulson’ın açıklamalarına Demokrat Parti Başkan adayı Barack Obama’dan “dikkat” uyarısı geldi. İki önemli finans kuruluşunun kurtarma planı çerçevesinde iki önemli prensibin gözden kaçırılmaması gerektiğini dile getiren Obama, “Opearasyonun anlamlı olması için öncelikle konut pazarına düzenli sermaye girişi kazandırılması gerekiyor. Bu yolla konut alımının Amerikan aileleri için çekici ve ödenebilir olmasının sağlanması büyük önem taşıyor. Ayrıca Fannie Mae ve Freddie Mac’in kurtarılması konusunda vergi mükelleflerinin korunması ve hissedarların zor durumda bırakılmaması konusunda da çok dikkatli olunmalı” diye konuştu. FED Bear Stearns’in JPMorgan Chase’e satışı sonrasında 30 milyar dolarlık yeniden yapılanma desteği sözü vermişti.

Freddie Mac, 3 milyar dolarlık menkul değerle güven kazanacak

ABD’de sorunlu mortgage sağlayıcılarından Freddie Mac, tüketicinin güveni için 3 milyar dolarlık menkul değer satışı yapacak. Analistlere göre bu satış, hükümet, hazine ve FED’den gelen desteğin yatırımcıyı nasıl etkilediğini de test edecek. Hazine ve FED’in bu müdahalesi Avrupa Borsalarında ilk etapta olumlu karşılandı. Fannie Mae hisseleri Frankfurt’ta yüzde 31 değer kazanarak 13.40 dolara yükseldi. Freddie Mac ise yüzde 33 artışla 10.31 dolara ulaştı.

Son acil çağrı 1997 yılında gelmişti

BUNDAN önce Amerika’da bir Hazine Bakanı tarafından yapılan son acil çağrı 27 Ekim 1997 tarihinde olmuştu. Dönemin Hazine Bakanı Robert Rubin, Dow Jones’un 554 puan düşmesi üzerine hissedarları sakinleştirmek için bir mesaj yayınlamıştı. Bu çağrıdan seneler sonra Henry Paulson da çözümü giderek değer kaybeden iki kuruluş için destek duyurusu yayınlamakta buldu.

Bernanke: Operasyon tüm mortgage kredilerini kapsıyor

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke, yeni düzenlemelerin sadece FED gözetimindeki değil bütün mortgage kredi sağlayıcıları için geçerli olacağını söyledi. FED Üyesi Randall Kroszner de yeni düzenlemelerin tek başına mortgage sorunlarını gidermeyeceğini ve tüketicilerin de sorumlu davranmaları gerektiğini ifade etti. Kroszner ayrıca kredi verenlerin, verilen her kredi için ödeme kapasitesini değerlendirmekle yükümlü olduklarını kaydetti.

Hükümet desteği mutlu etti

ABD’de konut piyasasının temel direkleri olarak görülen bu iki şirketten Fannie Mae’nin hisseleri geçen hafta yüzde 45 ve yılbaşından bu yana yüzde 74, Freddie Mac’in hisseleri ise geçen hafta yüzde 47 ve yılbaşından bu yana yüzde 77 değer kaybetti. Freddie Mae ve Fannie Mac, sermayelerinin yeterli olduğuna dikkat çekerek, “Destekten memnunuz” mesajı verdi.

Lehman: Kaygı IMF’yle azalır

ULUSLARARASI yatırım danışmanlık kuruluşu Lehman Brothers, Türkiye’nin IMF ile yapacağı bir ihtiyati stand-by düzenlemesinin, yatırımcı kaygılarını hafifleteceğini belirtti. Lehman’ın değerlendirmesinde, G.Afrika, İsrail, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye’de de ekonomik kırılganlıkların arttığı, cari açığın hızla yükseldiği belirtildi.

Kaynak:hürriyet.com.tr   TUNALIM…

28
Haz

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ

  BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Baş, http://www.btp.org.tr/

her bakımdan tıkanmış olan Türkiye’de “alternatif yok” yaygarasının çözümün gerçek adresini örtmek için bir saptırmaca olduğunu belirterek,
“Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor!” dedi.

Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,
tüm dünyanın krizle çalkalandığı bir dönemde gündeme getirdiği Milli Ekonomi Modeli’ne,
“Ekonominin ve Sosyal Devlet’in kitabını yazdım ve dedim ki; ey dünya, ilim dünyası alın,
bunu okuyun, yanlışım varsa yüzüme çarpın…
Veya ne gerekiyorsa onu yapın.

Ama yanlış yoksa, bunu delikanlı gibi de söyleyin.
Dünya, eser ve projelerimi didik didik etti, irdeledi ve sonunda kararını verdi; bu model, değil Türkiye’yi, dünyayı kurtarır.

Bilim adamları, Milli Ekonomi Modeli’ni baştacı yaptı. İşte çözüm bu…
Ne yapalım Türkiye’nin batmaktan ve çöküşten başka alternatifi yok diyenlere tekrar hatırlatıyorum; Türkiye’nin alternatifi var, o da BTP’dir.
Dünyayı da ayağa kaldıracak modelimiz var; o da Milli Ekonomi Modeli’dir. Dünya bunu konuşuyor, bilim adamları bunu söylüyor” sözleriyle dikkat çekti.

Dünya tıkandı, mevcut sistemler çöktü diyen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Hem Türk ekonomisini düze çıkartacak, hem de dünya ekonomisine yön verecek tek çözüm milli ekonomi modelidir” dedi.

Kapitalizm arapsaçı

Prof. Dr. Baş dünyanın dört bir yanından uluslararası Milli Ekonomi Modeli kongrelerine katılan bilim adamlarının tezle ilgili değerlendirmelerini hatırlattı.
BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Ne dediler biliyor musunuz? Rus bilim adamı Lisichkin diyor ki, ‘biz böyle bir sistemin bizden çıkacağını bekliyorduk. Böyle bir tezin bize ait olacağını bekliyorduk.
Maalesef bu sizlerden çıktı.

Biz buna da razıyız’. Başka ne diyorlar? ‘Bu eser bir dâhinin eseridir…’
Avrupalısı bunu söylüyor. Amerikan profesörü bunu diyor.”

Ekonomik çıkmaza giren dünyada mevcut kapitalist ve komünist sistemin artık çöktüğünü belirten BTP Genel Başkanı şunları söyledi:

“Dünyayı kıvrandıran bu liberal–kapitalist ekonomi anlayışı…
Bunların hepsi hikâye… Bunlar sistem değil ki; arapsaçı. Kimsenin bir şey anladığı yok.
Oturdum, ben bunu tek tek neresi doğru, neresi yanlış tespit ettim.

Ben böyle bir tez yazdım.
Yahu iki tane harfi yanyana getiremeyen adamları siz bu ülkede başbakan yaptınız.
Dünyaya diz çöktüren adama sırtınızı döndünüz; sanki ondan intikam aldınız.

O zaman da olan milletimize oldu, devletimize oldu. Yazıklar olsun deme hakkına sahip değil miyim?”

Alternatif BTP
BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş,

Türkiye’de alternatif yok şeklinde dile getirilen görüşlere de tepki gösterdi.

Prof. Dr. Baş şunları söyledi: “Türkiye’nin önü tıkalıymış, alternatifi yokmuş, bilmem ne?! Safsataya bak… Çözümün gerçek adresini örtmek için uydurulmuş safsata.
Bunları uyduranları ben talebe yapmam.
Vallahi talebe yapmam. Kimdir onlar?

Bir yandan ülkeni, insanını, devletini, askerini ve milletini Amerika’ya, Avrupa’ya peşkeş çekeceksin, beslediğin medya senin namına boyuna propagandanı yapacak, sen de adamım diye, delikanlıyım diye gezeceksin…
Buna kargalar bile güler.”

Milletin ve devletin sıkıntılarına son vermenin yine milletin elinde ve azminde olduğunun altını çizen BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, “Türkiye, kabul etsek de etmesek de, bir noktaya geldi.
Açılım istiyor. Bu açılım, Bağımsız Türkiye Partisi’nin dışındaki bir hareketle mümkün değil…
Türkiye’nin tek alternatifi var; o da BTP’dir, Milli Ekonomi Modeli’dir, Sosyal Devlet projelerimizdir.

Gelin elele verelim. Milletin ve devletin bu sıkıntısına son verelim bu sizin elinizde, milletimizin elinde ve azminde. Gelin elele verelim, devlet ve milletimizin nasıl şahlandığını hep beraber görelim. Gelin el ele verelim, bakınız Türkiye nasıl kurtuluyor” dedi.

TUNALIM….

 

06
Haz

PEKİ ÖYLEYSE ÇÖZÜM NEDİR?..

Yaşadığı sorunlardan canı burnuna gelen sektörler birer birer seslerini çıkartmakta, değişik yollardan tepkilerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Bu konuda son yaşanan gelişme; Gaziantep Müteahhitler Derneği’nin 15 günlük inşaat işlerinin durdurulması kararı olmuştu. İnşaatların duvarlarına astıkları bez afişlerle sektörün içinde bulunduğu sıkıntıyı dile getirmişler, yazılı beyanlarla da ilgililerden sıkıntılarına çözüm talebinde bulunmuşlardır.
Bu talebin haklı görünen tarafı; zamların inşaat fiyatlarına yansımaması halinde sektörün kârlılık oranının düşeceği ve sektörün yaşadığı sıkıntının artacağı hatırlatılmıştır.
Buradaki talep köklü bir çözüm getirmez. Nedeni; sektör, kendi içindeki sıkıntıları dile getirerek, “Biz kâr edersek sektörün iş akışı devam eder ve böylece inşaatta istihdam edilen işçiler de iş ve aş sahibi olmaya devam ederler” fikri savunulmuştur. Yüzeysel olarak bakıldığında haklı sebepler içeriyor ama yeterli değil.
Şimdi inşaatçılara soralım; “Talepler karşılansa bile yapılan inşaatı alıcı bulamadıktan sonra kime satacaksınız?”
Yaşanan sorun inşaat sektörü ile değil topyekün uygulanan IMF politikalarıyla alakalıdır. Uygulanan bu yanlış para politikasına devam edildiği müddetçe, ekonomik sıkıntılar sırasıyla bütün sektörleri sıkıntıya sokacak ve bütün vatandaşları etkileyecektir.

Çözüm Milli Ekonomi Modeli’nde

Çözüm; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modelindedir.
Sayın Baş’ın yılardır ortaya koyduğu tespitlerden yola çıkarak; ülkemizdeki IMF politikalarıyla enflasyona yanlış teşhis konmuş, ona göre de teşhisi yanlış olan hastalığın tedavisi de yanlış olmuştur. Yıllardır piyasada yaşanan enflasyon maliyet enflasyonu olmasına rağmen, talep enflasyonu tespiti yapılmıştır. Kemal Derviş Amerika’dan bir kurtarıcı olarak getirildiğinde Prof. Dr. Haydar Baş, daha Dervişin ilk açıklamasının ardından yapılan teşhis ve uygulamanın bir iflas olduğunu dile getirmek sadedinde; “Bu Derviş bizim değil, ABD’nin Derviş’idir, bizim problemlerimize çare olamaz. Enflasyona getirdikleri tespit de, düşündükleri tedavi de yanlıştır. Piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonudur” sözü hala kulaklarımızdadır.

Kemal Dervişle birlikte piyasadaki enflasyon maliyet enflasyonu olduğu halde, talep enflasyonu teşhisi konmuş, güya enflasyonu düşürmek için talebi azaltmak adına emisyondaki para dolaşımı kısılmıştır. Yıllardır emisyondaki daralma tüketicinin alım gücünü elinden almış, bir yerde onu yokluğa mahkûm etmiştir. IMF politikalarıyla üretici maliyetli para olan döviz ve faizli kredilerle desteklenmiş, zaman içerisinde ne üreticinin, ne de tüketicinin dayanma gücü kalmamıştır. Piyasadaki emisyon daralmasının yansımaları da durgunluğu getirmiştir.

İşte bundan dolayı IMF politikalarına devam edildiği takdirde hiçbir sıkıntının köklü bir çözüme kavuşamayacağını iddia ediyoruz.
Tüketicinin parası olmadıktan sonra, zaten alım gücü kalmayan vatandaşın bir de zamların eklenmesiyle hangi inşaatı, ya da neyi, nasıl alacak? Halbuki piyasada yeterli para olsa hem tüketicinin hem de üreticinin yüzü gülecektir.
Hikâye edilir; evladın biri babasına gelir;
-“Baba bir deve alalım, çok ucuz, hem de bir pula” demiş. Babası;
-“Yok oğlum alamayız” demiş. Bir zaman sonra baba evladı çağırmış;
-“Oğlum al sana para bir deve al” demiş. Evlat;
-“Baba deve bin pula” deyince baba;
-“Olsun, sen al gel” demiş. Evlat şaşırmış;
-“Baba bir pula iken almadın da şimdi bin pula nasıl alacağız?” Baba;
-“Oğlum o zaman bir pulumuz yoktu ki alalım. Ama şimdi bin pulumuz var, onun için alalım, diyorum.”
Gerçekten de bu kıssa, piyasadaki para darlığının neticelerini, basit ama çok güzel anlatan bir kıssadır… Piyasa mal dolu olmuş, tüketicide alacak para olmadıktan sonra neye yarayacak ki..!

Milli Ekonomi Modelinde, meselenin halli için devletin emisyonu genişletmesi ve senyoraj hakkını kullanması yöntemine yer verilmektedir.
Emisyon: Bir ülkede “bir yılda elde edilen mal ve hizmet biçimindeki üretimin parasal karşılığı” Gayri Safi Milli Hasıla’dır. Elde edilen bu mal ve hizmetin karşılığının belli bir oranda her zaman piyasalarda bulunması ise ekonominin devamı için bir zorunluluktur.
Bunu bir örnekle izah edelim: 1 çuval mısır danesi toprağa attığımızı ve hasat zamanı 10 çuval mısır elde ettiğimizi varsayalım.
Bu takdirde 9 çuval mısırın emeğinin ve üretiminin karşılığı piyasalarda olmazsa, bu durum talep daralmasına sebep olur. Yani piyasada olması gereken miktar, 9 çuval mısırın karşılığı paradır.
İşte emisyon, üretilen bu mal ve hizmetin karşılığı olan paradır.”(M.E.M)
Milli Ekonomi Modelinde piyasanın canlanması ve halkın refaha kavuşacak harcamaları yapabilmesi için tüketim ekseninden yola çıkılmıştır. Tüketimi desteklemek için gayri safi milli hasılanın artış oranına göre para olarak basılıp, senyoraj hakkı kullanılacak ve emisyonda dolaşacak para miktarı piyasanın ihtiyacı kadar olacaktır.

“Senyoraj; “Milli Ekonomi Modeli, senyoraj gelirini, hem bir ekonomi kuralı olarak ele alırken, hem de gelirin nelere bağlı olduğunu formülleştirmektedir. Tezimizde; devlet borçlanmayacak, senyoraj hakkını kullanarak emisyonunu genişletecektir. Yani, kendi insanının emek ve üretiminin karşılığı olan parayı kendisi basacaktır. Bu senyoraj geliri ev kadınlarına maaş olarak, çiftçiye-köylüye faizsiz kredi olarak, esnafa yine kredi olarak verilecektir.
Bu şekilde;
a- Üretim tetiklenecek,
b- Tüketim harekete geçecektir.
Milli Ekonomi Modelinde Senyoraj geliri, sosyal devlet projesinde tüketicinin destekçisi olacaktır. Böylece işçi, memur, köylü, çiftçi yani toplumun en geniş tüketici kesiminin tüketme kabiliyeti artacaktır. Buna mukabil üretici de, daha fazla üretecek, talep olduğu için üretimini devamlı arttıracaktır. Bu iki ana unsur emme- basma tulumba gibi birbirini harekete geçirecek ve ekonomide istenilen denge elde edilecektir.

Emek ve üretimin karşılığını milli parası ile karşılayan devletler, kamu harcamalarını borç para almadan yani borçlanmadan yerine getirebilirler.
Emek ve üretimin karşılığı elde edilen kâr mukabili paranın piyasalara girmemesi halinde para kıtlığı oluşur. Piyasalar durgunlaşır. Bu bağlamda senyoraj, piyasalardaki geliri temin eden bir unsurdur” (Milli Ekonomi Modeli).
Şimdi sıkıntıda olan sektörler sıkıntılarına yüzeysel ve anlık çözümler yerine köklü çözümler peşinde olmalıdır. Köklü çözümler de Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ndedir.

Uğur Kepekçi–TUNALIM…

05
Haz

GELİN BİR ve BERABER OLALIM…

5000 yıllık tarihiyle, 1400 yıllık Türk-İslam Medeniyeti ile ve 82 yıllık Cumhuriyet birikimiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti, Avrupa ve Asya kıtalarının kesiştiği en tarihi ve stratejik bölgede yer almaktadır.

Siyasi, ekonomik ve sosyal çatışmaların merkezinde ve hedefinde olduğu halde, tarihinden ve inancından aldığı güçle dimdik ayaktadır ve aynı zamanda tüm Türk-İslam dünyasının ve dünyanın mazlum milletlerinin son umududur.
Var olduğu günden bu yana Türk Milleti, kendisini yükselten ve yücelten tarihi misyonuna sahip çıktığı dönemlerde insanlığa adaleti ve insan haklarını doya doya yaşatmış, teknolojiyi ve medeniyeti öğretmiştir.

21. yüzyıl Ulusal Egemenlik kavramının değiştiği bir yüzyıldır. Nitekim küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt şu yaklaşımı sergiliyor:

“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek, daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerlidir. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı…”

Asırlar boyu sinsi bir şekilde yürütülen siyasi,kültürel ve sosyal faaliyetlerin sonucunda yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelen Milletimiz, verdiği İstiklal Savaşı neticesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kuvay-ı Milliye ruhu ile kendine dönmüş, bağımsızlığına kavuşmuş ve özgürlük mücadelesi veren milletlere örnek olmuştur.

Atatürk, 1 Mart 1922’de yaptığı Meclis açılış konuşmasında şöyle diyordu: “Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle de bizce önemli olan mali gücümüzün, bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır.

…Memleketimizin gelir kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Yoksunluklar içinde olsa da milli gücümüz, bugüne kadar olduğu gibi, dış devletlerden borç almadan memleketi yönetecek ve amacına ulaştırabilecektir.”

Mustafa Kemal, yeni kurulan devletin “tam bağımsız” olabilmesi için “ekonomik bağımsızlığın” şart olduğunu özellikle vurgulamış, kapitülasyonları kaldırmıştır. 1923′te İzmir’de İktisat Kongresi düzenleyerek Milli ekonomiyi canlandırmaya çalışmıştır. Kongrede, “ulusal bağımsızlık ilkesi”nden kesinlikle vazgeçilmeyeceği ve bu ilke içinde kalkınmanın gerçekleştirileceği kararlaştırılmıştır.

Yani bağımsızlık ile kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi arasında direkt bir bağ vardır.

Devletimizin kurucusu Atatürk’ün döneminde, yani 1938′e kadar çeşitli sahalarda kalkınma plan ve projeleri uygulanmış ve çok büyük başarılar elde edilmiştir.

Bu dönemde kalkınmada uygulanan Milli Model ile ülkemiz Belçika’ya uçak ihraç edecek seviyeye ulaşmıştır. Fakat Atatürk’ten sonra ülke tekrar siyasi, kültürel, ekonomik vs. topyekün bir kuşatma altına alınmış; Batılı devletler, Mustafa Kemal döneminde hayata geçiremedikleri SEVR projesini AB ve IMF yoluyla gerçekleştirmeye başlamışlardır.

Uluslar arası şirketlerin devletimizin bütçesine yön verdiği IMF ve Dünya Bankası kıskacında ülkemizin kaynaklarının ve her türlü imkanlarının kullanıldığı, özelleştirmenin, KİT’lerin satışının, Uluslar arası Tahkim’in, tahdit kanunlarının ve AB’ye uyum adı altında çıkarların yasaların hayata geçirildiği bir süreçte Türkiye, hakikatte “bu küçük parçalara ayrılma projesi”ni yaşamaktadır.

Ekonomik bağımsızlığın, devletlerin bağımsızlığında gün geçtikçe daha belirleyici bir esasa dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz.

Anadolu topraklarının altında kefensiz yatan sayısız şüheda ecdadımızın kemiklerinin sızlatıldığından dolayı rahatsız olanlar ve uykuları kaçanlar bir daha düşünün.
Anadolu topraklarının içine saklanmış, ilahi kudret tarafından yerleştirilmiş olan eşsiz maden yataklarımızın,milli hazinelerimizin kapılarının; Müslüman Türk milletine kapatılmasından, bu milletlin ve bu vatanın düşmanlarına ardına kadar açılmasından ötürü rahatsız olup uykularını terk edenleri sağ duyulu olmaya davet ediyorum.

Yine bu eşsiz güzellikler ve özellikler taşıyan,cennet vatanımızın sahiplerinin, çilekeş vatandaşlarımızın emeklerinin ve alın terlerinin toplanıp haçlılara peşkeş çekilmesinden ötürü acı ile kıvranan vatanperverleri bir daha aklı selimle düşünmeye davet ediyorum.
Vatanperver vatandaşlarımızın vatan namustur satılmaz feryadına rağmen, vatan topraklarının altındaki madenleri ile birlikte, altındaki şehit mezarları ile birlikte ecnebilere satılmasından ötürü vicdan azabı çekenler,çaresizlik içinde kıvrananlar, vatan namustur satılmaz ilkesinde ısrar edenler,bir de Prof Dr. Haydar Baş beyi dinlemeye gayret edin.

Vatan için,bayrak için, sonraki nesillerin istiklalini temin için canlarını ve kanlarını sebil eden şehitlerimiz hakkında kelle ifadesini kullanmaktan utanmayanların,sıkılmayanların defterlerini dürmek isteyenleri BTP saflarına davet ediyorum.
Bebek katiline sayın diyerek ve şehitlerimize de kelle diyerek bütün bir milletimizin bağrında derin yaralar açtığı halde hala ortalarda yalancı doktor edasıyla dolaşanlara, sandık başında sayın baylar güle güle demek için Prof.Dr. Haydar Baş’ın liderliğinde dalgalanan BTP bayrağı altında toplanmaya davet ediyorum.
Minareler süngü kubbeler miğfer şeklinde şiir okuyarak kahraman olup milletin oylarını aldıktan sonra, altı buçuk yıllık iktidarı süresince misyonerlerin ve misyonerliğin önünü açanlara, dinler bahçesi adı altında kurdele kesenlere,haçlıların isteği doğrultusunda düzenlemelerle on binlerce kilise açanlara sandık başında hesap sormak isteyenleri saflarımıza davet ediyorum.
Bin yıldır bu topraklarda tevhid bayrağını dalgalandıran Müslüman Türk milletinin oyları ile iktidar koltuğuna oturduktan sonra,bu milletin inanç sistemi ile oynayanları,tevhid cümlesinden Muhammedürresulüllah kısmını silenleri,attıkları her adımla bu milleti haçlı limanına biraz daha yaklaştıranları yüksek sesle protesto etmek isteyenler,bu kötü gidişattan ötürü uykuları kaçanlar bize buyurun. Bebek katiline sayın şehitlerimize kelle denilmesinden rahatsız iseniz bize buyurun.
Vatan topraklarımızın bağrındaki şehit mezarları ile birlikte vatan düşmanlarına satılmasında ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Emeğimizin,alın terimizin,servet ve sermayemizin haçlı siyonist tefecilerin elinde heba edilmesinden ve ettirilmesinden dolayı vicdan azabı çekiyorsanız bize buyurun.
Ecdat yadigarı camilerimiz,medreselerimiz dökülürken bizim paramızla kiliselerin tamir ettirilmesinden ve hayırlı olsun denilerek hizmete açılmasından ötürü uykunuz kaçıyorsa bize buyurun.

Müslüman Türk çocuklarının on iki yaşından önce Kur-an’la temasını yasaklayan yasa devam ettirildiği halde yine Müslüman Türk çocuklarının üç yaşından itibaren kiliselere,papazların kucağına taşınmasından rahatsız olanlar,uykusu kaçanlar bize buyurun.
AKP iktidarı altı buçuk yıldır AB ye girmek uğruna, onlardan gelen her talimatı milletimize dayattı,verilmedik taviz,satılmadık kurum bırakmadı, buna rağmen bir elli sene daha bekle talimatını aldı ve oturdu.AB nin ellinci yıl dönümü programına bile çağrılmadı.

AKP iktidarı teslimiyetçi ve tavizkar haliyle AB kapılarında kör topal yürümeye çalışırken,BTP lideri Prof. Dr. Haydar Baş,AB nin lokomotif ülkelerinden Almanya’da,tüm Avrupa üniversitelerinden gelen ilim adamlarına elini öptürdü.Tamamı profösör olan katılımcılar iki gün boyunca sayın Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli tezinin orjinalliğini,tüm ülkeler için bir çare bir çıkış formulü sunduğunu anlata anlata bitiremediler.

Daha mecliste dahi olmayan bir partinin lideri olarak Avrupanın ilim çevrelerine elini öptüren Haydar Baş’ın yarın iktidar olunca neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
Anadolu topraklarını altında yatan yer altı zenginliklerini haçlı tefeciler değil,yabancı şirketler değil, yine bu ülkenin insanı Müslüman Türk milleti kullanmalıdır diyen, Vatandaşlık maaşı vadeden, Ev hanımlarına işçi statüsü kazandırıp emeklilik vadeden,
Sınavsız üniversite ve okuyan her çocuğa eğitim bursu vadeden,
Bekarlara faizsiz evlilik kredisi vadeden,
Devlet babadır ya vatandaşına iş bulur ya da aşını verir ilkesi doğrultusunda projeler geliştiren,
Köylü ve çiftçi gerçekten efendi olacak ve bizim iktidarımızda altın çağını yaşayacak diyen BTP iktidarında buluşmak üzere Saygılarımla ..TUNALIM…
_________________
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

04
Haz

80 YIL SONRA AYNI NOKTAYA MI GELDİK ?…

Geçmişten günümüze değişen hiçbir şey yok!..Ahh bir ibret alabilsek !…
‘Mütareke’ döneminin önde gelen işbirlikçi ‘devlet adamları’, ‘sivil toplum kuruluşları’, ‘aydınlar’ ve ‘din görevlileri’, Anadolu’da direniş mücadelesi başlatan ‘Kuva-yı Milliyetçi’ vatanseverleri mahkum etmek için adeta seferberlik başlatmışlardı!..
Direnişe geçen vatanseverleri ‘bir kaşık suda’ bağmaya çalışan işbirlikçi hainler, vatanın bağrına hançerini dayayan düşmana bakın nasıl alkış tutuyorlardı:

Bu kısa yazıda Kurtuluş Savaşı öncesinde bazı devlet adamları, tarikat şeyhleri ve sözde aydınların düşünceleri ile bugünkü devlet adamları, dini cemaat liderleri, işadamları ve yine sözde aydınların düşünceleri yer almaktadır. Bunlar ne kadar birbiri ile örtüşüyor? bunun takdirini sizlere bırakıyorum.

Ben önce bugünkülere yer vererek çok kısa bir yorum yapmak istiyorum. Ardından Yeniçağ Gazetesi Yazarı İsrafil Kumbasar’ın “Kurtuluş Savaşında Düşmanla Birlikte Çalışan Kişi Ve Örgütler” başlıklı kısa yazısı yer alıyor.

“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”
Kadir Topbaş İstanbul Belediye Başkanı

“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”
Leyla Zana

“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO, Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”
Ahmet Altan

“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”
M.Ali Birand

“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan

“Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”
Çetin Altan

“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”
Ahmet Altan

“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”
Orhan Pamuk

“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”
Fetullah Gülen

“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”
Rahmi Koç

“Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu Kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir”
Tayyip Erdoğan
DSS
Bildiğiniz gibi Çetin Altan ile oğlu Ahmet Altan ve M. Ali Birand günümüzde liberal geçinmekle birlikte bunlar eski solcu ve devrimcidirler. Bunu yazarken, aklıma İstanbul eski Ülkü Ocakları ve Eski MHP İstanbul İl Başkanı Nihat Çetinkaya’nın bir T.V. kanalında anlattıkları geldi: “Başbakan Demirel 1968’ledre sonra Rusya’ya gider. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Başkanı Brejnev’dir. Demirel ona “Sayın Başkan, Türkiye’nin içini karıştırıyorsunuz” der. Brejnev de ona “yani nasıl karıştırıyoruz?” der. Demirel ona “Türkiye’deki banka soyan, adam kaçırarak anarşist olaylara katılan sol gruplar, size bağlı değil mi? diye sorar. O buna şu cevabı verir. “ Bize sadece Türkiye Komünist Partisi bağlıdır. Eğer bunlar ülkenizde bir sorun yaratıyorlarsa onlara söyleyerek engelleyebiliriz. Fakat ötekilerin çoğu Amerika’ya bağlıdır.”

Gerçekten günümüzde solun milli olan gruplarını çıkardığımız zaman geriye kalan bölücü ve liberallar için Brejnev’in sözü tam da yerine oturmaktadır. Demek ki, bunlarda herhangi bir değişme olmamış, sadece biz değiştiklerini sanmışız.

Ayrıca Sayın başbakan, Ne mutlu Türküm dersen ötekisi de ne mutlu Kürdüm der” diyor. Oysa Atatürk, “ne mutlu Türk olana” demiyor, “Türküm” diyene diyor. Türklük, bir kan işi değil bir dil ve kültür sorunudur. Sayın başbakan eğer evinde eşi ve çocukları ile Türkçe konuşuyorsa ve Türk kültürünü yaşıyorsa inkar etse bile Türk’tür. Mısır’ın yarısı kan olarak Türktür. Fakat bunlar bir kelime Türkçe bilmiyorsa ve Türk kültürünü yaşamıyorsa biz onların Türk olduklarını mı iddia edeceğiz? Sadece Türklüğe kalben bağlı olabilirler. Bu da çok fazla bir anlam ifade etmez.

Batı, bugünlerde Türkiye’de “Türk yoktur” tezlerini para ile tutuğu adamları ile kitle iletişim araçları vasıtasıyla yaymaya çalışıyor. Dünyanın hiçbir yerinde millet, sadece etnik yapıya indirgenemez. Yine Dünyada hiçbir millet yoktur ki, bütün fertleri, aynı etnik gruptan oluşsun. Kan hayvanlar için önemlidir. Çünkü onların vucudundan yararlanılır. Bu anlamda Batılı bütün milletler. çeşitli etnik gruplardan meydana gelir. Batı’nın aydınları bunu çok iyi bilirler fakat onların bize genel olarak dayattığı şudur:“Dediğimi yap, yaptığımı yapma” Batı’nın milletleşmesinde soy farklılığı önemli değildir. Fakat bizde önemlidir. Çünkü Türkiye’yi etnik gruplara bölerek eski Şark Projelerinin bir devamı olan bugünkü B.O.P’ni gerçekleştirmek istemektedirler. Bu da ancak Türkiye’de dinle Türklüğü ve milliyetle etnik yapıyı çatıştırmakla mümkün olabilir. Bununla ilgili olarak mütareke medyasında programlar yapıldığını biliyoruz.TUNALIM….. Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

KURTULUŞ SAVAŞINDA DÜŞMANLA BİRLİKTE ÇALIŞAN KİŞİ VE ÖRGÜTLER
İsrafil K. Kumbasar
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih:09.03.200……..DEVLETİN İLERİ GELENLERİ
Sadrazam Tevfik Paşa:
- “Ankara, Serv Antlaşmasını kabul etmelidir.”
(4.11.1920)
- “Anadolu’yu boşaltmaları karşılığında, Trakya Yunanlılara bırakılabilir.”
(19.09.1921 )
Sadrazam Salih Paşa:
- “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.”
(20.08.1921)
Hariciye Nazırı Sefa Bey:
- “Hükümet Ermenilere toprak verilmesini kabul ediyor.”
(29.01.1921)
Adliye Nazırı Ali Rüştü:
- “General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekata devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara Surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz. Bu ordu bizim ordumuzdur.”
(12.07.1920)
Nazır Rıza Tevfik:
- “Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Aandolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”
(18.10.1920)
Jandarma Komutanı Kemal Paşa:
- “Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.”
(3.08.1919)
İzmir Valisi Kambur İzzettin:
- “Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması…”
(26.05.1919)
Adana Valisi Abdurrahman:
- “Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.”
(05.11.1920)

STK ÖNDERLERİ VE AYDINLAR:
İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Sait Molla:
- “İngiliz mandası istediğinizi bütün itilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.”
(23.05.1919)
- “Milliyetçi hareket boşa gitmeye mahkumdur…” (01.05.1920)
Yazar ve Nazır Ali Kemal:
- “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” (23.04.1920)
- “Ankara’dakilerin Yunanlılara hala meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye girişilemez.” (07.08.1920)
- “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nin hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.” (06.02.1921)
Yazar Refi Cevat Ulunay:
- “Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919)
- “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” (23.03.1920)
- “Milliyetçi hareketi yok etmek, millet için var olma meselesidir. O alçaklara karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş olacaklardır.” (04.04.1920)

ULEMANIN İLERİ GELENLERİ
Divitli Eşref Hoca:
- “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)
Delibaş Mehmet:
- “Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-i Milliyecileri yeneceğiz”. (1920)
- “Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse şer’an kafirdir”. (1920)
İslam Yüceltme Derneği:
- “Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır.” (1920)
Edirne Tem’in gazetesinden:
- “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye camii’inde hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır.” (13.08.1920)

02
Haz

BU DÜNYADA TÜRK OLMAK !…

Osmanli’nin borcunu odemektir, hovarda babanin borcla yasayan evladi gibi.
Kosova’da ve Bosna’da, Bati Trakya’da ve Makedonya’da, bilmem kac asir gecmiste kalan meselelerin hesabini vermektir.

Turk olmak,
Kibris’ta, Hocali’de, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykirima ugrayip, yapmadigin soykirimla suclanmaktir.

Turk olmak,
lisaninin Avrupa’da yasaklanmasidir ve yine Turk olmak kendini anlatamamaktir.
Avrupa’da hor gorulmek Turk olmaktir, atalarin bir suru asir once Viyana’yi kusattigi icin …
…ve hos gorulmemektir, sadece kusatip, Napolyon gibi butun Viyana’yi yakmadigi icin.

Turk olmak,
Selanik’te Pontus Aniti’nin, Viyana’da cignenen yeniceri minberinin ve Malta’da papazin uzerine bastigi Turk bayragi heykelinin onunden gecmektir.
Türk’ün dirilişi milli bir ekonomiyle olur diyenlere inat,küresel güçlere alkış tutmaktır Türk olmak.
Turk olmak zordur, cetindir ve eziyetlidir.
Uc kitadan donup, bir kucuk yarimada da misafir muamelesi gormektir.
Sayisiz imparatorluk kurmak Turk olmaktir, ayni zamanda sayisiz imparatorluk yikmak da Turk olmaktir.

Turk olmak,
Arabaya kosulan ilk atin vataninda, ilk yazili antlasmanin imzalandigi yurtta, yazinin bulundugu, paranin icat edildigi, her metrekaresinden bereket fiskiran bu yurtta… kalkinmak icin yabanci sermaye beklemektir.

Turk olmak;
Troya’dan bu yana, Sumer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, butun zamandan damitilarak gelen yuksek degerlerine ragmen, bir haftalik hafiza ile yasamaktir.
Dogu Roma’yi da Bati Roma’yi da yikip, yeni Roma olan AB’ye girmeye calismaktir Turk olmak.

Turk olmak,
Mostar’da koprudur,
Kerkuk’te kaledir,
Istanbul’da Kizkulesi’dir,
Anadolu’da bugdaydir,
Cukurova’da pamuktur,
Ege’de tutun,
Karadeniz’de findik,
Trakya’da aycicegidir.

Turk olmak,
Canakkale’de olmektir.
Canakkale’de olmeden once dusmana su vermektir, onun yaralisini sirtinda kendi hastanene tasimaktir.
Dusmanin ardindan rahmet okumak, kanlindan helallik almaktir.

Sabahlari odana rahmet dolsun diye, cami acmaktir. Kar yagdiginda kayak yapmayi degil, evsizleri dusunmektir.
Balkon kosesine kuslar icin, kisin ekmek kirintisi, yazin su koymaktir.
Yagmura rahmet, kara bereket diye bakmaktir.

Turk olmak,
harap bir ulkede, zengin ulkelerin mustemlekeligini reddedip…
tahtadan kilic ve ipten uzengi ile…
paylasacak ve sahiplenecek tek varligi fakirlik olmasina ragmen…
yedi duvele meydan okumaktir.

Turk olmak,
askere davul-zurna ile ugurlanmaktir…
belki de donmeyecegini bilerek.
Turk olmak,
annenin ardindan” bir oglum daha olsun, onu da gonderecegim” demesidir.
Babanin gozyaslarini tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sag olsun” demesidir.

Turk olmak,
“Turk cayinda radyasyon olmaz” yalanlari ile, “gusul abdesti alana aids bulasmaz” dolanlari ile yasamaktir.
Her hukumetin enkaz devraldigi, ama asla ardinda enkaz birakmadigi ulkede olmaktir.

Turk olmak,
ecdadin yasadigi kitliktan dolayi, cayin yaninda gelen sekerden fazla olani garsona geri vermektir. Ayni nedenle Turk olmak, yemegi ziyan etmekten korkmaktir.
Goz hakkina, dis kirasina saygidir, Turk olmak.
Evindeki bir kap asin yarisini tanri misafirine vermektir.
Kendi yerde, misafiri dosekte yatirmaktir Turk olmak.

Turk olmak,
milli macta aglamaktir.
Ayhan Isik’a, Belgin Doruk’a asik olmaktir.
Turk olmak,
askini olesiye sevmektir.
Aski icin olmektir, oldurmektir.
Sevdiceginin elini bir kez tutamadan topraga girmektir.
En guzel ask siirlerini yureginde hissetmektir.
Eskiyaya turku yakmaktir, Turk olmak.

Milletine sovmektir, ama baskasina sovdurmemektir, Turk olmak.

Turk olmak
Yunus’u bilmektir, Asik Veysel’i sevmektir.
Mevlana’yi, Haci Bektas-i Veli’yi ve Hoca Yesevi’yi…
-tek bir satirini okumasa da-
yureginde tasimaktir.

Turk olmak,
saz caldiginda, ney uflendiginde, kos dovuldugunde ve kaval caldiginda yureginin derinlerinde bir sizi sezmektir…bir de Yemen Turkusu’nde…

Hayatin sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kismet” demektir.
Her isin “hayirlisin